Browse Category by Hayatın İçinden Notlarım
Hayatın İçinden Notlarım

Neden olmasın?

Yanındayken sevildiğini hissettiğin, kendini değerli hissettiğin biri olsa.. Seni sen olduğun için seven.. Her şeyinle seven.. Kocaman seven biri..

Seni olması gerektiğini düşündüğü bir kalıba koymaya çalışmayan. Seni olduğun gibi kabul eden. Değişmen için çekiştirip durmayan, her gün eleştirip didiklemeyen biri.. Sana ve senin zamanına güvenen biri..

Hayatında varsa öyle birisi ya da birileri, tut ellerinden sıkıca. Nedenine nasılına bakmana gerek yok, tadını çıkar o sevginin.. Biliyorum anlamaya çalışacaksın, gerçek gelmeyecek belki hatta. Peki nedenini bilip bilmemen neyi değiştirecek? O anın tadını çıkarmak varken neden hem kendini hem karşındakini yıpratasın ki? İzin verirsen anlarsın zamanla zaten. Yaşayarak anlaşılır bazı şeyler.

Herkesin beğenmediği huyları var. Gösterirse kabul görmeyeceğini düşündüğü, bu yüzden sakladığı özellikleri var. Açarsa canı yanar diye kaçtığı yanları var. Geçmişinde çözmeye çalıştığı yaraları var.

Neden olmasın ki böyle seven biri? Belki sen kendini böyle sevemediğinden, kabul edemediğinden imkansız geliyordur sana.

Şimdi bak etrafına gerçekten var mı böyle birileri hayatında? “Cevabın “hayır”sa, belki de sen itiyorsundur,izin vermiyorsundur.Farket. Yine de yoksa o zaman hayalinde düşün böyle birini. Onun baktığı gibi bak kendine, neler göreceksin? Nasıl hissedeceksin?

Değişim mümkün. Her şey değişebilir. Kendi zamanında..

Hatırlat kendine;

Olduğun gibi kalsan da, yalnızca sen olduğun için eşsizsin.. Ve bunu farkeden başkaları da olabilir. Neden olmasın?

Hayatın İçinden Notlarım

İsteklerin Farkına Varmak

Farkında olmak, farkına varmak; varlığını hissetmek, anlamak, görmektir.

Ancak ne istediğimizi bilirsek onun için gereken şeyleri araştırır, planlar ve harekete geçebiliriz. Ne istediğimizi bilirsek, ona ulaştığımızda mutluluk ve haz duyarız..

İsteklerimizin farkına varmak her birimiz için her zaman kolay olmayabilir. Kendi istek ve ihtiyaçlarımıza yeterince önem verilmemiş bir ortamda büyüdüysek bunu farketmek daha güç olabilir..

İstek, ihtiyaçtan doğar. Bir ihtiyacı karşılayacağını düşündüğümüz nesneye ya da duruma karşı duyduğumuz özlem, arzudur. Her şeyi oluruna bırakan kişiler ya hareket edecek cesareti göstermedikleri için bir şey elde edemezler ya da tesadüfen elde edilen sonuçlardan haz almazlar.

Genellikle ne istenildiği sorulduğunda, “mutlu olmak”, “huzurlu olmak”, “ilgi görmek” gibi genel cevaplar veririz. Oysa bu isteklerin bizim için ne anlama geldiği, mutlu ya da huzurlu olmanın kişi için ne demek olduğu, ne olursa ilgi gördüğünü hissedeceğini ya da huzurlu olacağını açıklamadan bu isteklere nasıl ulaşacağımızın yolunu çizemeyiz.

Sizin son zamanlarda istekleriniz neler? Yeterince net istekler mi? Onlara ulaşmak için neler yapıyorsunuz ya da kendinizi nasıl engelliyorsunuz? Kendi istek ve ihtiyaçlarınıza siz yeterince önem veriyor musunuz?

“Meditasyon Uygulaması- Farkındalık bölümü”

Hayatın İçinden Notlarım

Neden O?

O yemeği diğerlerinden daha çok severim. Bizim evde en çok pişen odur çünkü.. Tadı, acısı, ekşisi tam aradığım gibidir.. Küçüklüğümden beri oluşan damak tadıma uygundur.. Kokusu bana mutlu olduğum bir anı hatırlatır.. Yerken iyi hissediyorumdur..

Birini sevmek de böyledir. Belki sana en tanıdık geliyordur.. Davranışları hayatında değer verdiğin birine benziyordur ya da tam tersidir ve hep istediğin gibidir.. Bir şekilde tanıdıktır o, aşinasındır ona.. O yüzden daha rahat hissediyorsundur. Aradığındır o ya da bulmayı umduğun..

Mümkündür.. İnsan tanıdık olanı seçer. Tanıdığı, bildiği güven verir daha çok.

Birini neden sevdiğin, neden seçtiğin sana özel nedenlerledir. Bunun doğrusu yanlışı, uyulması gereken bir kuralı kitabı yoktur. Bakarsan sana dair çok şey anlatır..

Yönü ise duygular gösterir. İhtiyacının ne olduğunu, sana neyin iyi geleceğini, nerede huzurlu hissettiğini sen zihninle düşünüp bulmaya çalışırken duygun çoktan farkeder ve hatta harekete geçer.. Duygun o yönü gösteriyorsa oradan çıkacakbir şeyi mutlaka vardır.. Göremiyorsan biraz daha yakın bakmalısındır ya da belki biraz uzak..

Birini, bir şeyi neden sevdiğine bakmak güzeldir.. Ona, kendine daha yakınlaşmanı sağlar.. Yakınlaştıkça tanırsın, anlarsın; anladıkça sahiplenirsin, izin verirsin ya da bırakırsın.. Bak.. Bakamıyorsan bakmana engel olan şeyleri de farkederek, kabul ederek izin ver kendine.. Cesaretle, güvenle.. Sana neyin iyi geleceğini en iyi sen bilirsin çünkü..


Hayatın İçinden Notlarım

Seni Olduğun Gibi Kabul Ediyorum

Kendini savunmana, kayıpların, başarısızlıkların için özür dilemene gerek yok.
Gerek yok kaçırdığın fırsatlara gerekçeler sunmana.
Seni başarısız veya güçsüz görmüyorum ben.
Seni olduğun gibi kabul ediyorum.
Bana hayat hikayeni anlatmana gerek yok; başına gelen talihsizlikleri, yeniden başlama planlarını…
Şimdi burada benimlesin. Geçmiş yok, gelecek yok.
Ve ben seni olduğun gibi kabul ediyorum.
Bir başkası gibi görünmeye çalışmana gerek yok.
Gerek yok beni zekanla etkilemeye çalışmana; konuşmaya devam etmene sessizlikten sızarsa kusurların diye.
Gerçek seni tanıyorum, görünenin altında yatan seni.
Ve seni olduğun gibi kabul ediyorum.
Sevilmeye, sevgime değer biri olduğunu kanıtlamana gerek yok.
Seni yargılamayacağım çünkü seni anlıyorum.
Seni reddetmeyeceğim çünkü seninle bağlantılıyım.
Senden nefret edemem çünkü sen bensin ve ben seni olduğun gibi seviyorum.

Steve Taylor

Hayatın İçinden Notlarım

Doğru mesafeyi bulma oyunu

Okuduğum kitapta Arthur Schopenhauer’in insan ilişkilerinin ikilemi hakkında anlattığı bir hikaye vardı.
Schopenhauer’in, insanlar arasındaki ilişkiyi, aşkı soğuk kış akşamında kalan oklu kirpilere benzeterek anlattığından bahsediyordu. Bu oklu kirpiler soğuktan korunmak için birbirlerine sokulurmuş. Isındıkları zaman ise artık birbirlerinin oklarından rahatsız olmaya başlarlarmış. Okları birbirlerine batar ve onlara acı ve kaşıntı verirmiş. Kirpiler de doğal bir tepki olarak birbirlerinden uzaklaşırlarmış. Ama uzaklaştıktan sonra tekrar üşürlermiş ve tekrar yakınlaşırlarmış. Bu süreç soğuğun sayesinde böyle bir yakın bir uzak devam edermiş ta ki kirpiler birbirlerine uygun mesafeyi buluncaya kadar..

Aslında hepimiz her ilişki içerisinde aynı oklu kirpiler gibi mesafe ayarı yapıyoruz. Yakınlaşıyor, birbirimiz bölgesine giriyor, rahatsız oluyor uzaklaşıyoruz,sonra tekrar… Bu döngüyü böyle devam ettirip denge oluşturmaya çabalıyoruz.

‘Doğru mesafeyi bulma oyunu’ içerisindeyiz. Hayat, ilişki dansı dediğimiz şey de tam olarak bu aslında.. Bizi geliştiren, büyüten, esneten hatta bize ilişkiler içerisinde keyif veren şey de bu mesafe oyunumuz. Aramızdaki samimiyeti arttıran, birbirimizi kabul etmemizi sağlayan şey bu ve bu o kadar değerli ki..

Önemli olan sürecin bu olduğunu kabul etmek ve ihtiyacımızın ne olduğunu bilmek. Yakınlaşır ısınmanın tadını çıkarırsınız, sonra oklar batar canınız yanarsa uzaklaşırsınız.. Üşüyünce tekrar denersiniz.. Korkmadan, çekinmeden. Hem kendinizle hem de başkalarıyla ilişkilerinizde dengenizi böyle bulabilirsiniz..

Referanslar:

Elizabeth Gilbert, Ye Dua et Evlen, 2010, Pegasus Yayınları

Hayatın İçinden Notlarım

İlişkilerde Kabul

İlişki kurarken belki en çok zorlandığımız şey partnerini kabul etmek. Kabul etmek deyince bazen bir kişide seni en zorlayan tarafları yutkunmak, ses çıkarmamak, zorla sevmek gibi anlaşılıyor. Aslında kabulün bir zorlamayla, iknayla hiç alakası yok.

Kabul, zaten olanla olduğu haliyle savaşmayı bırakmak demek. Başka türlü olması için çekiştirmeyi bırakmak demek. Kabul, onun değişmeyen yapısına veya aniden yaşadığı değişime direnmeyi bırakmak demek. İçten içe başka türlü olmasını istemeye devam eden halimizi de nazikçe farketmek ve tam da şu an nasılsa bu halimize de evet demek, razı gelmek demek. Bir insanı olduğu haliyle kabul etmek onu onaylamak ya da teşvik etmek ya da ona katılmak demek değil yalnızca hayatın olduğu haliyle savaşmayı bırakmak demek. Sen nasılsan öylesin. O da her nasılsa öyle. Senin fikirlerin duyguların yönelimlerin nasıl değişebiliyorsa onun da değişebilir. Senin çok sabit özelliklerin varsa onun da olabilir. Tıpkı kendi gerçeğinle barıştığın gibi onun gerçeğiyle de barışmayı öğrenmek, olana olduğu haliyle evet demek sana bütün için en faydalı seçimleri yapma fırsatı verir. 

Her şeyin bizim istediğimiz gibi olmasını beklemek çocukça bir beklenti olurdu. İlişkilerde bir diğerini kontrol etmeye çalışmak da pek gerçekçi değil. 

Hayatı, insanları, süreçleri kontrol edemeyiz. Ne zamanki bir insanın gerçek haline tanık oluruz, alan veririz, o vakit ilişki de iki kişi de kendini özgür hisseder. Dürüstlük, açıklık ve iletişim kolaylaşır. Savunma kalkanları iner. Sağlıklı sınırlar daha kolay belirginleşir. Yargısızca kabul gördüğünü hisseden kişi tıpkı toprağı havalandırılmış tazelenmiş bir bitki gibi canlanır. 

Varlığına direndiğin bir şeyin değişimine nasıl bir katkın olabilir ki? 

*ilişkilerde kabul meditasyonunun katkılarıyla.

Hayatın İçinden Notlarım

İnsanın kendi ihtiyacına sahip çıkması, ona iyi geleni seçmesi ne güzeldir!

Çok mu ısrar ettiğini söylediler? Vardır bir bildiğin. Adı belki de ısrar değil de istediğine sahip çıkmak, arkasında durmaktır.

Benzemediğinizi mi söylediler? Benzerlik güven verir; farklılıklar da zenginleştirir, büyütür, geliştirir. Bir benzer bir farklıdır bu dansın ritmi. İhtiyacın biraz benzerlik biraz farklılıktır. Seni yeşertecek olan odur.

Bırakmadığını, bırakamadığını mı söylediler? Ayrışmak için önce birleşmek gerekir. Bırakamıyorsan belki yarım kalmışsındır. Oradaki ihtiyacın henüz karşılanmamıştır. Daha zamanı gelmemiştir. Anlamamış, anlaşılamamışsındır, öyle hissediyorsundur.

Çabalamanın yanlış olduğunu mu söylediler? Çabalıyorsan orada o an iyi hissettiğin içindir. Keyfin bozulmasın ya da sonrasında daha keyifli olabilesin diyedir.

Yardım istedin diye sana garip mi baktılar? Yardım istemek cesaret ister. Çözemediğin, göremediğini düşündüğün ne varsa bunu çözmeye, görmeye niyetli olmaktır.  Kendini o an yalnız bırakmamaktır. Ben tek yapamadım ya da yapmak istemedim “bir” olalım “ortak” olalım demektir.

Vazgeçtiğini mi söylediler? Artık elinden gelen bir şey olmadığını düşündüğünden ya da belki sen bir şey yapmak istemediğindendir. Neyden yorulduğunu farkedip, neyin değişmesini istediğini gördüğündendir.

Hepsi o anki ihtiyaçtan geçer. Her birinin sebebi de kişiye özel nedenlerledir. Dün iyi gelen bugün iyi gelmeyebilir; ihtiyaçlar, duygular değişir. Normaldir. İnsanın kendi ihtiyacına sahip çıkması, ona iyi geleni seçmesi ne güzeldir!

 

 

Hayatın İçinden Notlarım

“Öfke” varsa “Sevgi” de vardır

Çok sevdiğim birini veya bir şeyleri kaybettiğimde canım yanar, öfkelenirim.

İhtiyacım olan bir şeyi yaparken engellendiğimde yetersiz ve çaresiz hissederim, öfkelenirim.

Korktuğumda, tehdit edildiğimde kaygılanırım, güvensiz hissederim öfkelenirim.

Reddedildiğimde incinirim, değersiz hissederim öfkelenirim… Doğamda vardır; yok sayamam, ortaya çıkmasını engelleyemem. Öfkemin bana anlatmak istediği şeyler vardır bilirim, ona kulak veririm. Öfke varsa sevgi de vardır bilirim.

Öfke ve sevginin en güçlü duygular olduğunu, öfke olmadan sevgi olmayacağını, her duygunun zıttıyla var olduğunu, en öfkelendiğim kişilerin yakınlaşmayı çok istediğim ama yakın olamadığım sevdiklerim olduğunu bilirim.

Öfkeli yanımı kabul ettikçe ona bakabilirim, ne anlattığını anlayabilirim, onu kontrol edebilirim, kendimle ve sevdiklerimle yakınlaşabilirim. Öfkemin beni korumak için orada olduğunu, bazen beni motive ettiğini, buna da ihtiyacım olduğunu bilirim, ona güvenirim. Onu böyle kabul edersem çok korumacı davrandığı zamanlarda sesini kısabilirim. Yıkıcı bir fırtına yerine güzel bir esinti olarak kalmasını o zaman sağlayabilirim. Kendimi ve yanımdakileri yıpratmaktansa sevgiyle yaklaşmaya, yakınlaşmaya işte böyle izin verebilirim…

 

Hayatın İçinden Notlarım

Bu kez benim zamana ihtiyacım var

Bir ihtiyacımızı karşılamak, nedenini anlamak, bir olayı çözümlemek ya da kendimizi tanımak, bir başkasını anlamak her zaman üzerine giderek, bakarak olmaz. Temas dediğimiz şey bazen etrafından dolanarak, görmezden gelerek, düşünmeyerek de olur. Denizin nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyorsunuz bunun için denize girmek hep o tuzlu suyun içerisinde durmak bize nasıl bir şey olduğunu anlatabilir mi? Hep içerisinde olursanız dalgaların sesini duyamazsınız, onun tadına varamazsınız. O denizin suyunu yutmadan tuzluluğunu anlayamazsınız. İçinde çok uzun süre durursanız elleriniz büzüşür. Bunların hepsiyle ve daha fazlasıyla denizle temas edersiniz. Bazen yakın bazen uzak. Bazen yüzerek bazen kendinizi dalgaların ritmine bırakarak…

Yaşam içerisinde karşılaştığımız her şey ve kendimizle ilişkimiz de tıpkı bu şekilde. Sıkıntılarımızı, kendimizi, sevdiklerimizi anlamayı sadece üzerine düşünerek yapmaya çalışıyoruz bazen. Oysa bazen düşünerek olmaz. O denizin içinde hep kalmaya çalışırsak sesleri duyamayız. Bazen hem sevdiklerimize hem de kendimize zaman vermemiz gerekir. En çok da kendimize…

“Şu an durum böyle ve yapacak bir şey yok” diyebilmek, bununla kalabilmek, “Ne oldu?, Ne olacak?, Ne olsun?” sorularını bırakarak, üzerine düşünmeden kendimizi dalgaların ritmine bırakabilmek ne zor ama ne rahatlatıcı bir şey. Denizde sırtüstü yüzmek gibi.

Bazılarımız hayatta her şeyin bir nedeni olduğuna inanıyoruz ama bazen bizim sandığımız nedenler olmuyor. Bazen durup bir bakıyoruz ve sandığımızdan daha fazla kırıldığımızı ya da kırıp-döktüğümüzü farkediyoruz. Bir bakıyoruz, çözüme ulaştırmaya çalışırken aynı şeylerin etrafında dönüp durmaya başlamışız.

İnsan kendine, en çok kendine, sonra da etrafına neler yaptığını farkederse bir yerden değişmeye başlıyor ve insan değişirse de tüm olaylar değişmeye başlıyor. İnsanlara fırsatlar versek ne hoş olur, en çok da kendimize! Çünkü her geçen gün değişip, gelişiyoruz. Bazen farkında olarak bazen olmayarak… Yaşadıklarımız bizi değiştiriyor. Sadece merakla bakmamız bunu görmemiz için yeterli…

Benim şu aralar zamana ihtiyacım var. Kırdığım, kırıldığım olaylarla, sevdiklerimle, yaşadıklarımla meselelerimi halletmek için bir süre bakmadan, görmeden; kendimi bakmaya, çözmeye zorlamadan keyif aldığım şeyleri yaparak, bazen üzülerek yaşadığım anda kalabilmeye, nefes almaya ihtiyacım var. Bunun bana nasıl geleceğini görmek istiyorum. Çünkü biraz öyle biraz da böyle lazım.  Bazen böyle yaşamakta sakınca yoktur…

 

Hayatın İçinden Notlarım

#Selin’inSevdikleri -1

“Bir de bakıyorum kendimi onunla hep aynı kavganın içinde buluyorum” diyen biri o kavganın oluşmasına ya da sürmesine nasıl katkı yaptığını farkettiğinde yeni deneyimlerin yolu onun için açılmış olur…

“Benden hep uzak duruyor” diye sitem ettiği sevdiğini, kendisinin nasıl ittiğinin farkına varan biri için onun yaklaşmasına izin vermek de bir seçenek haline gelir…

Istakoz, kendisini yakalamak için kurdukları kapana nasıl girdiğini, içerideki iplere elini, ayağını, kıskacını nasıl doladığını bilse, aynı yolla çıkabilir…

İstemediğiniz herhangi bir halden çıkmak ancak kendinizi o hale nasıl soktuğunuzu anlayınca mümkündür…

Her derdin devası insanın kendi içinde dedikleri tam olarak budur…

 

 

Yazı: Dr. Özge Mergen

Hayatın İçinden Notlarım

Sezgi Mi Akıl Mı?

Bazı şeyleri mantıkla anlatamıyoruz, yeterince somutlaştıramıyoruz ama bu var olmadığı anlamına gelir mi? Sezgi de bunlardan birisi.

Bir anlık iç çekiş, bir anda aklına düşen bir soru, ilk görüşte aşk dediğimiz şey, birden öyle yapmak istedim ve yaptım dediğin bir şey… Bazı şeylerin açıklaması olmuyor. Sadece “Öyle bir his geldi” deniyor. İnsan kendi annesine, onu en iyi tanıyanlara bile anlatamıyor.

Bu his nerede mi kendini gösteriyor? İnsan karnı bence vücudun en ilginç bölgelerinden birisi. Sanki kalp ve beyinden farklı bir şey var orada. Ne hissettiğinin ya da içten içe ne düşündüğünün, kendi içinde neler olduğunun sinyallerini veriyor sana.

Yabancıların da gut  feeling dediği bir şey bu. İçgüdüsel bir ses.

Eski inanışlar her şeyin gerçek gerçeğinin, ilk anda saklı olduğundan bahsederler. İlk nefes! İlk görüş!

Bilim aklın bizi korumak için sürekli olumsuz düşünceler ortaya çıkardığından bahsediyor. İkisine bu açıdan bakınca çok mantıklı aslında. Yani;

Akıl çok zeki ve çok ikna edici ama gerçek, karnın içindeki o kelebeğin kanatlandığı anda duyduğumuz fısıltıda.

Artık bu içgüdülerimize teslim olmuyoruz. Bilmemiz gereken şey şu ki; akıl konuya el attığı anda her şeyi sormaya, her açıdan bakmaya çalışıyor. Her şeyi daha da karmaşıklaştırabiliyor.

Bence başımıza gelebilecek en güzel şeyse; içgüdülerimizin peşinden gidebilmek, o cesareti gösterebilmek. Eğer sonunda akılla da birleşiyorsa şanslıyız demektir, ha birleşmiyorsa o zaman da almamız gerekeni alır ve bırakırız. İşte bu kadar…

 

Hayatın İçinden Notlarım

Ne aradığını bilirsen bulduğunda anlarsın

Hayatımız bir arayış. Sürekli bir şeyleri arıyoruz, bulmaya çalışıyoruz. Kendimizi, ruh eşimizi, bize en uygun mesleği, yeteneklerimizi, bizi en heyecanlandıran şeyi, tutkumuzu…

Aramak ayrı kaygılı bir durum, bulmak ayrı. Bulduğumuz şeyin aradığımız olmadığını anlamaktan korkuyoruz, yanılmaktan korkuyoruz, bulunca karşılaşacaklarımızdan korkuyoruz…

Aslında bence en çok aradığımızı bulmaktan korkuyoruz. Bulursak ne yaparız bilmiyoruz çünkü. Onu hiç öğrenmedik ki!

Bazen bu korku o kadar büyük oluyor ki; aramayı bırakıyoruz

ya da

bulduğumuzda biz bile inanamıyoruz!

Ama her ne yaparsak yapalım vazgeçemiyoruz işte bulduğumuzda. İstediğimiz kadar inkar edelim, istediğimiz kadar uzaklaşalım o iş öyle kolay olmuyor. İçten gelen bir şey bu çünkü. Hiç beklemediğimiz bir anda dürtüveriyor bizi. “O işte” diyor. “Buldun. Bak bak orada. Ya bi kafanı çevirsene. ”

Sonra hayat hep karşımıza onu çıkarıyor, belki de biz istemsiz hep ona gidiyoruzdur o kısım biraz karışık.

Kesin olan bir şey var ki o da arayanın bulduğu.

Ve gerçekten ne aradığımızı bilirsek bulduğumuzda anlıyoruz. Anlayınca da vazgeçemiyoruz. Nereye kaçarsak kaçalım,ne kadar inkar edersek edelim.

Er ya da geç, doğru kişinin o olduğunu, tutkumuzun o şey olduğunu, yapabildiğimizin o iş olduğunu kabulleniyoruz.

Tıpkı gökyüzündeki ay gibi. Bazen görünmese de orada olduğunu biliyoruz ve hep her hareketimizde bizi takip ediyor gibi geliyor işte.

Ne aradığımızı bilince ve bulduğumuzda korkumuzla yüzleştikçe hayat çok daha kolay, çok daha aydınlık!

Buldun mu? Beklemen gerekiyorsa bekle, gitmen gerekiyorsa git, çabalaman çalışman gerekiyorsa çabala, çalış; bırakman gerekiyorsa bırak…

Yeter ki inan, bulduğunu hissettiysen doğrudur. Sen kendine inansan yeter.

 

 

Hayatın İçinden Notlarım

Gerçek Sevgiyi Deneyimle

“Bir insana hiç haketmediğini düşündüğünüz anda sevgi gösterebiliyorsanız işte o gerçek sevgidir” diye duymuştum bir yerde.

Hepimiz isteriz her ne olursa olsun sevilmeyi, koşulsuz sevgi görmeyi.. “Her ne yaparsan yap, kim olursa ol seni seveceğim” diyen birini.. Düşüncesi bile nasıl hafifletici, tenine dokunan ılık bir rüzgar gibi, nasıl güzel.

Tüm yakın duygusal ilişkilerimiz için geçerlidir bu. Aile, arkadaşlık, sevgili, eş.. Hep isteriz ama bizim vermemize geldiğinde işler karışır. E alışmışız çünkü, öyle öğrenmişiz belki, almak vermekten hep daha iyi hissettirir sanmışız..

Hayaller hep aynı, hep beklentili.. Halbuki kim vermiş bu sevgiyi nasıl vermiş ne önemi var ki? Sen versen? Bak bakalım bunu deneyimlemek nasıl geliyor sana? Birisini koşulsuz sevmek; beklentisiz, amaçsız onun yanında olmak; onu olduğu her haliyle kabul etmek nasıl bir şey? Nasıl gelecek sana, ne hissedeceksin bir baksan.. Madalyonun diğer tarafında olsan bu kez.

Haketmediğini düşündüğün halde, belki ona çok kızgın, öfkeli olsan da yine de sevgiyle bakabilmek ne güçlü bir bağ ne değerli bir duygu. Hem sana hem ona ait ne büyük şans. 

Aşk, sevgi kalıplara sığmaz. O yaşanılır sadece. Yaşayarak anlaşılır, acısıyla güçlendirir.

Sen onu olduğu haliyle seversin, duygunu yansıtırsın o anlar ya da anlamaz. Bir şey yapamazsın. O da ona dair bir şeyler anlatır.

Sevginin güzelliği,gücü buradadır; Bir şey bekleyerek değil, o olduğu için sevmekte. Anlamamasına rağmen sevmekte. Her ne olursa olsun, kim olursa olsun sevmekte. Gerektiğinde bırakabilerek, vazgeçebilerek sevmekte.

Gerçek sevgiyi deneyimlemeyenler karşılaştıklarında tanımazlar, anlamazlar. Sen deneyimle, tanış. İlla karşıdan görerek değil, bu kez sen vererek. Bu da bambaşka bir dünya, keşfedilecek yeni bir sen..

 

Hayatın İçinden Notlarım

Hiç geçmeyecekmiş gibi hissedenlere

Böyle öğrenmişim küçükken; “Eğer gerçekten kalpten hissedersen, inanırsan, sabredersen, o inancına sıkı sıkı tutunur elinden geleni yapar ve beklersen gerçekleşir.”

Fakat hayat sandığımızdan fazlası. İnandığımız, öğrendiğimiz her ne varsa sürekli bunları sınayan dalgaların her biri.

Tüm bu saydıklarımı yaptım ama olmadı!

Şimdi durmuş inandığım şeylerin yerle bir oluşunu seyrediyorum.  Hayalimin tam gerçekleşeceğini sandığım anda  yok oluşunu…

Hepimizin bu dalgaları yaşadığı anları oluyor. Sağlığımız bozuluyor, ilişkimiz bitiyor, sevdiklerimizi kaybediyoruz ya da işimizi ya da gücümüzü.

Kör, dipsiz bir kuyuya düşmüş gibi hissettiğimiz, çaresiz kaldığımız, yıldızsız aysız, ışıksız gecelerimiz oluyor.

Ne olacağını, ne zaman geçeceğini, nasıl geçeceğini hiç bir şeyi bilmiyorum.

Bildiğim şey; biz kötü şeyleri kalıcı zannettiğimiz için mahvoluyoruz. Çevremizi de mahvediyoruz. Oysa bu duygu, yaşadığım bu şey biraz kalıp gidecek.

Her şey geçici. 

Başımıza gelen şey, hep burada kalmayacak. 

İşte bu yüzden korkmuyorum. Yaşadığım şeyin geçmemesinden, kendimi kaybetmekten korkmuyorum. Aksine bu duygularımla ne kadar yoğun tanışırsam kendimi o kadar daha iyi bulacağımı düşünüyorum.

Kendimizi tekrar bulacağımızı bilirsek, kaybetmeyiz.

Biz insanlar unutmayı çok iyi biliriz. Doğamızda var. Unutmazsak saplanır kalırız. Saplanıp kalmak sadece eşyalara ve ölülere özgüdür.

Mademki bu kötü şey geçecek o zaman iyi geçsin, bize bir katkısı olsun. Yaşadığımız şeyi değiştiremeyiz ama bu kadarını yapabiliriz.

Zor günleri atlatacağız. Umuduna sıkı sıkı tutun. Biz unutmayı çok iyi bildiğimiz gibi umuda sıkı sıkı tutunmak nedir onu da iyi biliriz.

Sabır. Ve gelen dalgaların hepsine de eyvallah. (*)

 

 

* Bu yazıyı yazarken bana yaşadıklarım ve tam o sırada Nil Karaibrahimgil’in okuduğum bir yazısı ilham oldu. Bazı cümleler ona aittir. Değiştirmedim çünkü o cümleler bence en iyisi.

Hayatın İçinden Notlarım

Oyun, Kaybetsek de Denemeye Devam Ettiğimiz Yer

Oyun, insanlık tarihi kadar eski ve o zamanlardan günümüze süregelen bir aktivitedir. Oyun ve oyun oynamak daha çok çocuklara yönelik basit bir şeymiş gibi görünse de yapılan araştırmalar bu durumun bu kadar basit olmadığını ortaya koymaktadır. İnsan gelişimine olan etkileri henüz kapsamlı bir şekilde açıklanmış olmasa da oyunun her yaşta ve her canlıda hayatın her döneminde var olan bir etkinlik olduğunu görmekteyiz. Şekli, özellikleri, malzemeleri kültürden kültüre değişiklik gösterse de oyunun evrensel bir özellik taşıdığı tartışılmaz bir gerçektir.

Peki doğduğumuz andan itibaren biz neden oyun oynuyoruz?

Çocukluk döneminde oyuna baktığımızda oyun, çocuğun yaşamının ayrılmaz bir parçası ve gelişiminin en önemli aracı olmasının yanı sıra çocuğun en doğal öğrenme ortamı ve en etkili iletişim aracıdır. Piaget’e göre oyun, çocuğun zihinsel, fiziksel, duygusal ve sosyal gelişiminin bir aynasıdır. Yeni doğan bir bebek kendi kol ve bacaklarıyla oynayarak onları kullanmayı öğrenir. Çevresindeki nesnelerle oynamaya başlayan bir çocuk, o nesnelerin özelliklerini öğrenir ve oynadıkça onları kullanabilme becerisini artırır. Biraz daha büyüdükçe yaşadığı, çevresinde olup biten gözlemlediği olayları tekrar etmeye başlar ve o olayları deneyimleyerek daha iyi anlar. Sonrasında ise oyuna kurallar koymayı ve o kurallara uymayı öğrenerek sosyal becerilerini geliştirmiş bir birey olarak toplumda daha sağlıklı bir şekilde yer edinebilir.

Oyunun gelişim döneminde ne kadar önemli olduğunu görmemize rağmen bir taraftan da oyunların zaman kaybı olduğunu ve sadece çocukların oynadığını düşünme eğilimindeyiz. Hayatta çözmemiz gereken daha büyük problemlerimizin var olduğunu, oyunun boşa geçen bir eğlence vakti olduğunu düşünüyoruz ama buna rağmen oynamaya devam ediyoruz. Peki neden? Yapılan araştırmalar göstermiş ki; şu an online oyunlara 3 milyar saat harcıyoruz. Çünkü her birimiz hayatın içinde iyi birer oyuncu olmak istiyoruz. Bunu deneyimleyebildiğimiz, en iyi sorun çözme ortamımız ise oyunlar. Oyun oynarken biraz korku, odaklanma duygusu, başarabileceğine dair iyimserlik, işbirliği, birlikte başarabilme duygusu gibi türlü türlü duyguları gerçek hayattakine en yakın derecede hissediyoruz. En önemlisi ise oyun sırasında her başarısızlıktan sonra kalkıp tekrar deniyoruz. Kendimize, yapabileceklerimize, gücümüze dair olumlu geri bildirimlerimiz artıyor ve kendi kendimize “Yeterince iyiyim.” mesajını verebiliyoruz. Kendimizi motive edecek, inançla mücadele edebilecek gücü bulabiliyoruz. Birlikte oyun oynamak; bağ, güven ve işbirliği doğuruyor ve bu sayede daha sağlam sosyal ilişkiler kurabiliyoruz. Yani aslında gerçek hayatta kırılan her şeyi tamir etmek,  ihtiyacımız olanı almak için doğduğumuz andan itibaren yaşamımız boyunca oyunları kullanıyoruz.  

Oyun geliştiricisi Jane Mcgonigal, oyun oynarken zor durumların üstesinden daha yaratıcı bir biçimde, daha fazla kararlılıkla ve daha iyimser bir şekilde geldiğimizi ve insanlardan yardım istemeye daha eğilimli olduğumuzu söylüyor. Yapılan araştırmalar fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal dayanıklılığı artırmak için düzenli olarak egzersiz yapan insanların yapmayanlara göre 10 yıl daha fazla yaşadıklarını ortaya koydu. Tesadüfe bakın ki oyun oynarken hepsini yapabiliyoruz.

Yani hayatın içerisinde daha iyi birer oyuncu olmak, hayallerimizi gerçekleştirmek için gereken güç ve dayanıklılığa ulaşmak oyun ile mümkün olabiliyor. Hangi yaşta olursak olalım oyun oynadıkça kendimizi daha yeterli, daha güçlü, daha mutlu hissediyoruz ve daha umutlu bireyler oluyoruz. İçimizdeki çocuğu ve oyun oynamanın önemini hiç unutmamak dileğiyle…

 

Bu yazı Önemsiyoruz için yazdığım bir yazıdır.

http://onemsiyoruz.org/oyun_kaybetsek_de_denemeye_devam_ettigimiz_yer/