Browse Category by Yazılarım
Yazılarım

2 Yaş Dönemi – Anne Bebek Dergisi

Her çocuk farklıdır. Her çocuğun kendine özgü bir gelişim süreci vardır ve bu süreci kendi ritimlerinde geçirirler. Bazı çocuklar bazı çocuklar bu dönemi daha yoğun ve hassas geçirebilmekte, gelişimsel basamaklarda ilerleme hızları farklılaşabilmektedir.

İki yaş dönemi çocukların benmerkezci oldukları dönemdir. Henüz başkalarının ihtiyaçlarının, duygularının olduğunun farkında değillerdir. Empati becerileri tam anlamıyla gelişmemiştir. Kendi davranışlarının başkaları üzerinde bir etkisi olduğunu anlayamazlar.

İki yaş, bağımsızlaşma ve bireyselleşme dönemidir. Fiziksel, bilişsel ve dil becerileri daha gelişmiştir ve anne-babaya tamamen bağımlı değildir. Özgürce hareket edebildiğini farkeden çocuk etrafı daha fazla keşfetme heyecanı içerisindedir. Bu dönemde hem bağımsızlaşma isteği hem de ebeveynlerinden ayrılmak istememe ikilemi içerisinde kalırlar; bir taraftan birçok şeyi kendi başlarına yapabilmek isterken becerilerinin sınırlı olduğu gerçeğiyle yüzleşirler; düşünce hızları ile dille ifade edebilme hızları birbirine yetişemez. Tüm bunlar nedeniyle bu dönemde ısrarcılık, inatlaşma, bağırma, huylarında değişiklik gibi davranışlar görülebilir.

Bu dönemde genellikle çocukların nasıl davranışlar sergilediğine, bunların nedenlerine ve ebeveynlerin nasıl davranabileceğine bakalım;

Söylediklerinize sürekli karşı çıkabilirler: Bu dönemde “ben bunu istemiyorum, bunu giymeyeceğim.” gibi cümlelerle sık sık karşılaşabilirsiniz. Bunun nedeni kendilerinin farklı ve kendi kararlarını verebilen özerk bir birey olduklarını farketmeleri ve bunu çevrelerine de gösterme çabalarıdır.

Ne yapabilirsiniz? Onu gördüğünüzü, kabul ettiğinizi hissettirin ve basit seçenekler sunun ve düşünmesini sağlayın.

İstedikleri gerçekleşmediği an ortalığı ayağa kaldırabilirler: Ebeveynleri istediği bir şeyi yapmadığında, arkadaşı ya da kardeşi oyuncağını elinden aldığında çok büyük tepkiler verebilirler. Yaşadıkları bir engellenme durumunda beyinlerinin acı merkezi aktive olur. Kendi kontrollerini sağlamaya dair becerileri de henüz olmadığı için itirazlarını dile getirmek için bağırma, vurma gibi saldırganca tutumlar geliştirebilirler.

Ne yapabilirsiniz? Onunla empati kurun, duygularını yansıtın. Bu onun da duygularını tanımasına ve duygu düzenleme becerisini öğrenmesine yardımcı olacaktır. Fiziksel bir zarar söz konusuysa öncelikle araya girin ve olayı durdurun. Yapacağınız konuşmayı sakinleştiğinde yapın. 

Çok fazla soru sorarlar: Güçlü bir merak duygusuyla etraflarını keşfetmeye çalışırlar. Bu nedenle de sürekli sorular sorarlar. Bazen aynı soruyu tekrar tekrar sorduklarını da gözlemleyebilirsiniz. Henüz düşündüklerini ifade edecekleri dil becerileri yeterince gelişmediği için üçüncü kez sorduğu “Annem nerede?” sorusu aslında o an annesini düşündüğü anlamına da gelebilir.

Ne yapabilirsiniz? : Burada sakin kalıp sorularına özenle cevap vermek, veremeyeceğiniz noktada bunu da ona açıkça dile getirmek ve ne zaman cevaplayabileceğinizi söylemek önemlidir. Tekrarlayan sorularında aklından ne geçmiş olabileceğini gözden geçirerek “anneni mi düşündün?” diye dile getirmek onun anlaşılmış hissetmesine ve dil gelişimine katkı sağlayacaktır.

Kişileri ya da bir şeyleri sıralamaya çalışabilirler: Bir aile buluşmasında çocuğunuzun “sen oraya oturma, buraya otur; o buraya otursun; burası da benim yerim.” gibi kişileri sıraladığını görebilirsiniz ya da giyim sırasında “önce çoraplarımı giyeceğim” diye ısrar ettiğini görebilirsiniz. Bunun nedeni; iki yaş döneminde çocuklar bilişsel olarak artık imgeleri zihinlerinde canlandırabilmektedirler ve her şeyi kendi içsel dünyalarındaki gibi bir sıraya dizmeye ve ona göre düzenlemeye çalışmalarıdır.

Ne yapabilirsiniz? Onun oyununa katılın. Yaptığı şeyi yapmasına izin vererek hep birlikte eğlenceli dakikalar geçirebilirsiniz.

Korku ve kaygıları artabilir: bu dönemde çocukların beyin gelişimi çok hızlıdır. Bu nedenle ayrılık kaygıları, karanlık, gök gürültüsü, bazı hayvanlar gibi birçok şeye dair korkuları olabilir. Pandemi süreci de kaygılarının ve korkularının artmasında bir neden olabilir.

Ne yapabilirsiniz? “Korkacak bir şey yok” demeyin. Anlamaya çalışın, duygusunu yansıtın ve yanında olduğunuzu hissettirin. “Korktun şu an, ben yanındayım” gibi cümleler kurun.

Uyku düzenleri bozulabilir:  Yine zihin gelişimleri çok aktif olduğu için bu dönemde çocuğunuzun uyku düzeninde bozulmalar, uyumak istememesi gibi davranışlar görebilirsiniz.

Ne yapabilirsiniz? Uyuması için zorlamak yerine bir rutin oluşturup uyku hazırlıkları yapabilirsiniz. Uykusunun geldiğini, yorulduğunu farkettiğinizde pijamaları giymek, dişleri fırçalamak gibi ritüellerle uykuya hazırlayabilirsiniz.  Bu onun da zamanlamayı öğrenmesine yardımcı olacaktır.

Beslenme düzeni bozulabilir: Her çocuk ihtiyacı kadarını zaten yiyecektir. Yemeği istememesinin nedeni süreci kendi kontrol etmeyi istiyor olması ya da görünüşünü beğenmemesi olabilir.

Ne yapabilirsiniz?  Çocuğunuzun kontrol ihtiyacını gözeterek tabağını kendisinin seçmesine imkan verebilirsiniz. Belki yemeği daha renkli şekillerde ve sevdiği bir tabakta sunabilirsiniz ya da elbette belli sınırlar çizerek yemeği onun istediği şekilde yemesine izin verebilirsiniz. Tercih sunarak seçim yapmasını sağlayabilirsiniz.

Seslendiğinizde sizi duymamış gibi yapabilirler: Bu dönem beyinde dil gelişiminin çok aktif olduğu bir dönemdir. Dolayısıyla bazı çocuklar sözlü uyaranlara hemen cevap verebilirken bazı çocuklar daha çok fiziksel temasa ihtiyaç duyuyor olabilirler. Ayrıca çocuklar için oyun çok önemlidir. Oyun oynarken kendilerini kaptırırlar. Bu nedenle sizi gerçekten duymuyor da olabilirler.

Ne yapabilirsiniz? Sözlerle davranışlar arasında bağlantı kurmak herkeste aynı hızda olmaz, bazen zaman alabilir öncelikle bunu bilin. Belki yanına gidip hafifçe omzuna dokunarak söylemeniz bir yol olabilir.

Hoşlanmadığınız bir davranışı tekrar tekrar yapabilir, uygunsuz sözcükler kullanabilirler: Bu durum taklit becerisi ile ilgilidir ve gelişiminin bir parçasıdır. Çocuk etrafında duyduğu, gördüğü her şeyi zihnine alır. En çok da ona komik gelen, tuhaf olan davranışları kopyalar. Yaptığı bir davranış karşısındaki kişileri rahatsız etmişse dahi ses getirmiş olur. Dolayısıyla sizin abartılı her tepkinizde davranışını tekrarlamayı artıracaktır.

Ne yapabilirsiniz? Burada çocuğunuzun duygusunu ifade edebilecek sözcükleri öğretmek ve bu sözcüğü onun zihninde kullanılmaması gereken kategorisine yerleştirmesine yardımcı olmak temel amaçtır. Bunu yaparken oyuncu bir dille yapmanız, oyundan yararlanmanız çok etkili olacaktır.

Çocuğunuzla büyüme ve gelişme döneminde destek olabileceğiniz sağlıklı bir iletişim kurmak için;

  • Çocuğunuzla iletişim kurarken davranışının altında yatan duyguyu ve ihtiyacını anlamaya çalışın.  Ona rehber olun.
  • Çocuklar sınırlara ihtiyaç duyarlar, belli sınırlar dahilinde kendilerini güvende hissederler. Sağlıklı sınırlar koyun ve tutarlı olun.
  • Seçenek sunun. Sunduğunuz seçeneklerin basit olmasına özen gösterin. “Önce bunu mu yapmak istersin bunu mu?”
  • Değişen durumlara önceden hazırlayın. Betimleyerek ona anlatın.
  • Bu dönemdeki çocukların zaman kavramı henüz gelişmemiştir. Birazdan, akşamüzeri gibi cümleler onlar için anlam ifade etmez. Sayı ve tekrarları kullanın. “3 kez daha kaydıktan sonra gideceğiz.”
  • Olumsuz durumlarda ne yapmamasını değil, onun yerine ne yapabileceğini söyleyin.
  • İşbirlikçi ve oyuncu tutumlar sergileyin.
  • Yaptırmak istediğiniz şeylerde oyunun gücünden yararlanın. “Bakalım ben gelene kadar burayı toplamış olacak mısın?”
  • Sonuç istediğiniz gibi olmasa da yapabildiği şeyler için onu tebrik edin.

Özellikle çocukların evde enerjilerini harcayamadığı bu günlerde, iki yaş döneminde olan anne-babalara tavsiyeler:

  • Şarkılarla dans edin, söyleyin, eğlenin. Birlikte bir müzik açıp oynayın.
  • Saçmalama zamanı yapın. Birlikte komik yüzler yapın, bağırın, zıplayın. Rahatlamanıza yardımcı olacaktır.
  • Aktiviteler yapın. Hamurlar, boyalarla eğlenerek keşfetmesine izin verin.
  • Maximum 15- 20 dakika olacak şekilde ekran kullanabilir, bir video izletebilirsiniz.
  • Bu dönemde mümkün olduğunca rutinlerini oluşturmaya ve onlara sadık kalmaya özen gösterin.
  • Kendi duygularınıza ve ihtiyaçlarınıza da bakabiliyor olmanız çok önemli. Ebeveynler olarak “Ben nasılım, benim neye ihtiyacım var?” sorusunu kendinize sormayı  ve fark ettiğiniz ihtiyaçlarınızı karşılamaya da mümkün olabildiğince zaman ayırmayı unutmayın.
  • Elbette ihtiyaç halinde bir uzmandan destek almayı ihmal etmeyiniz.

Kaynakça:

Filliozat, İsabelle. Denemediğim Yol Kalmadı. Çev.,Ertuğrul Memed Koç. İstanbul: Kuraldışı Yayıncılık, 2013

Solter, Aletha. Oyun Oynama Sanatı. Çev., Türe Özer. İstanbul: Doğan Kitap,2017.

Yavuzer, Haluk. Çocuk Psikolojisi. İstanbul: Remzi Kitabevi,1990

Yazılarım

Çocuklarla COVİD-19 ev tatili boyunca nelere dikkat etmeliyiz?

Hepimizin kaygı ve korkuyu daha yoğun hissettiği şu günlerde ev tatili boyunca nelere dikkat etmemiz gerektiğini konuşalım. Öncelikle bu süreçte mümkün olabildiğince gündemi onların yanında olmadan takip edebilmemiz, haberleri 0-12 yaş aralığındaki çocuklarımızdan uzak bir yerde izlemeye önem göstermemiz onların kaygılarını da artırmamak adına faydalı olacaktır. Özellikle ders çalışan çocuklar için bu sürecin bir tatil olmadığını, yerine getirmemiz gereken sorumluluklarımızı evden yapacak olduğumuzu belirtmekte de fayda var.

  1. Okul programına benzer bir yapı oluşturmaya özen gösterin. (Kahvaltı , Atıştırma Zamanı ,  Öğle Yemeği, Ders ve Ders araları) Yalnız çok katı olmamaya özen gösterin.
  2. “Akademik saat” oluşturun. Bu zamanda evdeki herkes kendi ödevi, dersi ya da işiyle ilgilensin. Bu zamanda siz de oturup kitabınızı, derginizi okuyabilirsiniz. Akademik saate ebeveyn olarak siz de uymaya özen gösterin. İyi bir rol model olmak son derece önemlidir.
  3. Çocuklarınızla kaliteli zaman aralıkları planladığınızdan emin olun. Bunların çok uzun olması gerekmez, 20 dakikalık bir mola hem iş motivasyonunuzu artıracak hem de çocuğunuzu eğlendirerek iletişiminizi güçlendirecektir.
  4. Yaşlara göre ekran kullanım sürelerine dikkat edin. Ekran süresi konusunda neden normalden daha esnek olduğunuzu açıklayın. Çocuklarınızın en fazla bir saat sonra ekrandan ayrıldığından emin olun. Ekran süresi bitmeden 1 dakika önce, çocuğunuza zamanın dolduğunu hatırlatın. Çocuğunuzdan bir video veya oyunun ortasında bir ekran zamanını bitirmesini istememeye çalışın. Bunun yerine, çocuğunuzun yanına oturun, birlikte izleyin, videoya yorum yapın ve işiniz bittiğinde tableti / telefonu ekran saatini olumlu bir şekilde kapatarak alın.
  5. Bu süreçte eşinizle iş bölümü yapmaya özen gösterin.  O çocuklarla ilgilenirken siz kendinize zaman ayırabilir ya da işinize odaklanabilirsiniz aynı şekilde siz çocuklarla ilgilenirken de o işlerini tamamlayabilir.
  6. Çocuğunuzun en iyi arkadaşının ebeveyniyle bir görüntülü arama ya da telefon çağrısı yapın ve işlerinizi yaparken çocukların bir süre konuşmasına izin verin.
  7. Çocuğunuzun arkadaşı ile faydalı sanal oyunları oynaması için randevulaşabilirsiniz.
  8. Okul öncesi ve okul çağındaki çocuklar için, evde eğlenirken ve zaman geçirirken eğitime ayak uydurmak için LellaKids, Khan Academy, Crash Course tür araçlarını ve eğitici Youtube kanallarını kullanabilirsiniz. Tübitak tüm dergilerini online olarak erişime açık hale getirdi. Tübitak’ın Bilim Çocuk, Meraklı Minik gibi dergilerinden faydalanabilirsiniz.
  9. İnternetten çocuğunuzun yaşına uygun oyun önerilerini bulun. Bu oyun önerilerini birlikte yapabilmeniz için iyi bir fırsat.
  10. Çocuk yogası videolarını kullanın. Videoları Youtube’dan açıp evde yapabilirsiniz. Bu çocukların hem fiziksel hareket ihtiyacını hem de rahatlamalarını ve kaygılarını yönetebilmelerini sağlayacaktır.
  11. Birlikte kitap okuma saati oluşturun. İsterseniz birlikte aktiviteli kitaplardan yararlanabilir ve eğlenceli aynı zamanda öğretici vakit geçirebilirsiniz.
  12. Dans Edin! En sevdiğiniz müziği açıp dans etme, zıplayıp hoplama size de çocuğunuza da iyi gelecektir.
  13. Saçmalayın! Komik sesler çıkarma, komik yüz taklitleri yapma zamanları yapabilirsiniz. Bu hem sizi hem de çocuğunuzu rahatlatacaktır.

Yazılarım

Müziğin İyileştirici Etkisi – Anne Bebek Dergisi Röportaj

Asena Akan’la “Çocuk Gelişiminde Müziğin Önemi”ni konuştuğumuz keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Röportajımıza Anne-Bebek Dergisi Haziran sayısından ulaşabilirsiniz. Daha fazlasını okumak isteyenler içinse sohbetin uzun halini bu yazıyla paylaşıyorum.
Bizim konuşurken çok keyif aldığımız için biraz uzun olan bu sohbetimizi sizinde keyifle okumanızı diliyorum. 🙂

Kısaca bahsetmemiz gerekirse Asena, müzik tutkusunun ve eğitiminin yanı sıra psikoloji alanındaki akademik eğitimini İstanbul Üniversitesi, Psikolojik Danışmanlık Bölümü Lisans ve Yüksek Lisans Bölümleri’nde tamamladı. Prof.Dr. Haluk Yavuzer’in asistanlığını yaptığı 5 yıl süresince müzik terapi, psikodrama, aile ve grup terapileri, etkili öğrenme, etkili iletişim/etkili öğretmen eğitimi ve sanat terapisi alanlarında uzmanlık eğitimleri aldı. 10 yılı aşkın süredir, ‘müziğin iyileştirici/dönüştürücü gücünü’, çözüm odaklı danışmanlık yöntemleri ile sentezlediği multidisipliner yaklaşımla; farklı özellikte birey ve gruplarla çalışmalar yapmakta; çeşitli kurumlarda yaratıcı seminer ve müzik atölyeleri  düzenlemekte.

Hoşgeldin Asena, 

  1. İstanbul Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Lisans ve Yüksek Lisans Bölümlerinden mezunsun. 5 yılı aşkın bir süre akademik olarak asistanlık hayatın var. Şimdi ise müzik kariyerin ön planda. Bize biraz anlatır mısın Asena Akan’ın hikayesi nedir?

Hoş buldum sevgili Selin Tutku 🙂 Elbette, mutlulukla. Evet akademi benim iş hayatımın ilk durağı oldu. Müzik hayatım aslında ilkokuldan önce, 5 yaşında İstanbul Belediye Konservatuvarı keman bölümü ile başlamıştı, notaları yani müziğin dilini okuma yazmadan önce öğrenmiştim. Dolayısıyla müzik yaşamıma hep eşlik ediyordu, üniversitede döneminde de konservatuvarın yarı zamanlı Opera/Şan bölümüne devam ediyordum. Öte yandan lisansta okumakta olduğum alanı, psikolojik danışmanlığı da çok seviyordum ve bu durum her ikisini de eş zamanlı sürdürme motivasyonumu arttırıyordu. Üniversite 3. sınıfta, mezuniyet sonrası yurt dışında gidip iki yönümü birlikte kullanabileceğim Müzik Terapi alanında yüksek lisans yapma hayalleri kurarken değerli Haluk Yavuzer Hocam bana ‘Öğrenci Asistanlık’ teklifinde bulundu ve böylece İstanbul Üniversitesi’nde akademisyenlik hayatım başlamış oldu. Üniversiteyi, öğrencilerle iletişim halinde olmayı, hocalarımı asiste ederek teorik alanda ilerlemeyi çok sevdim. Akademik çalışmaların yanında, o dönem ilgilendiğim alanlarda açılan  tüm sertifika programı, atölye ve çalışmalara katılmaya çalıştım. Psikodrama, aile ve grup terapileri, müzik ve sanat terapileri, etkili öğrenme, etkili iletişim/etkili öğretmen eğitimi vb. alanlarda eğitimler aldım. Çok şanslı bir döneme denk geldiğime inanıyorum, hocalarımız bizi her türlü çalışmaya dahil ediyorlardı. “Halk Sağlığı Projeleri”,  “Ana-Baba Okulları”, “Evlilik Okulları” vb. projelerinin parçası oldum. Bilgiye ve çalışmaya doyamıyordum. Üniversite adeta ikinci evim olmuştu.

Ancak bir yandan da müzik grupları ile sahne almaya başlamıştım, sahne de benim için büyüleyiciydi ve içimde yaşamımı müzisyen olarak sürdürme yönünde güçlü bir istek vardı . Yüksek Lisansımı tamamladıktan sonra Haluk Hocamla bu isteğimi paylaştım ve iznini istedim, o da asla unutmayacağım o yanıtı verdi; “Senin gibi bir akademisyeni kaybetmek istemem, ancak sadece “müzik” idealin için böyle bir karar vermeni destekliyorum”. Hocamın da rızasını aldıktan sonra gönül rahatlığıyla müzik yaşamına girdim demek isterdim ama sonrasında işler pek de kolay devam etmedi. Kendi gücüyle para kazanmaya, hayatını sürdürmeye alışmış biri için kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermeden farklı bir alanda hemen var olmak elbette kolay olmayacaktı. Üstelik içimdeki sosyal hizmet aşkı ve bunca yıl emek verdiğim alanda hizmet verme isteği peşimi bırakmıyordu.

Kısa bir süre farklı sektörde çalıştıktan sonra, psikoloji ve eğitim alanındaki teorik birikimimi alana aktarmaya ve alanda deneyim kazanmaya karar verdim. 2001-2010 yılları arasında özel ve devlet okullarında psikolojik danışman ve eğitim danışmanı görevleriyle çeşitli yaş ve özellikteki birey ve gruplarla çalıştım. Okul, istediğim deneyimi edinmem için adeta dinamik bir laboratuvar gibiydi. Üstelik çocuk ve gençlerle müzik çalışmaları yapabileceğim ortama da sahiptim. Müziği “başarı odaklılık” tanımından uzak şekilde, “çocukların ve gençlerin kendilerini ifade etmelerine, olumsuz duygularını dönüştürüp rahatlamalarına, kaygı ve stresten uzaklaşıp yaratıcılıklarını sergileyebilmelerine”  müsait bir araç olarak kullanmaya başladım. Böylece müzik odaları, okul orkestraları öğrencilerin ders dışında nefes alıp, rahatlayabilecekleri bir alana dönüşüyordu. Çoğu öğretmen arkadaşım benimle; sözgelimi aşırı hareketli bir çocuğun davul(bateri) çaldıktan sonra derslerde daha uzun süre sakin kalabildiğine; içedönük bir gencin müzik yapmaya başladıktan sonra sözel ifadesinde artış olduğuna dair çalışmalarımı destekler nitelikte yapıcı geribildirimler paylaşıyorlardı. Müziği, psikoloji alanına transfer etmek beni de heyecanlandırıyordu, sadece öğrencilerle değil ebeveyn ve öğretmenlere yaptığım çalışmalara müzik ve sahne yaşantısından minik uyarlamalar yapmaya başlamıştım.

2010 yılında müzikal birikimim söz ve bestelere dökülmeye başlayınca, artık bu alana daha fazla odaklanmam gerektiğini anlayarak okullarda tam zamanlı çalışmayı bıraktım. Çeşitli kurumlarda vokal dersleri vererek ve evde bestelerim üzerine çalışarak yaşamımı sürdürüyordum. 2012 yılında ilk albümüm “İstanbul’un İzleri” yayınlanmadan az önce İstanbul Modern’de gençlerin kendilerini sesler ile ifade edecekleri, doğaçlamaya dayalı besteleme ve kayıt yaptığımız “İstanbul Echo” isimli  atölyeleri yürütmeye başladım. Bu atölyeyle birlikte çeşitli sanat ve eğitim kurumlarında “İçimdeki Müzik”, “Liderlik ve Müzik”, “Kendi Müziğimizi Yaratıyoruz” gibi başlıklar altında farklı yaş ve özelikteki gruplara dönük müzik atölyelerim yaygınlaşmaya başladı.

Atölyeler ve müzik çalışmalarım ile; ister 5 yaşında ister 45,  ister ev hanımı ister şirket yöneticisi; ister avantajlı ister dezavantajlı grupta yer alsın her bireyin farklı nitelikleri ve potansiyelleri ile özgün bir enstrüman olarak dünyaya geldiği görüşünü edindim. Bundan hareketle  müzik atölyelerimi her grubun farklı ihtiyaç, hedef ve beklentisine yönelik şekillendirdiğim ‘Ses Olmak’ başlığı altında birleştirdim. Şu anda yolculuğuma  stüdyomda müzik çalışmalarım, sahne performanslarım ve daha fazla kişiye ulaşmasını dilediğim atölyelerim ile devam ediyorum.

  • Sana göre “Müzik, iyileştirici ve dönüştürücü gücü olan bir sır.” Bu güçten bahseder misin, müzik ruh sağlığımızı nasıl böyle etkiliyor?

Sufi müzisyen Hazrat Inayat Khan’ın çok sevdiğim bir sözü var; “Müzik insanı önce kendisiyle, sonra diğer insanlarla, ardından da evrenle bütünleştiren en etkili araç ve en kısa yoldur” diye. Kendi müzikal yolculuğumdan, bunun aynen böyle olduğunu söyleyebilirim.

Müzik, kökeni itibariyla Yunanca “mousa” kelimesinden geliyor. Bazı araştırmacılara göre “mousa-muse” ağaçlık alanlarda şarkı söyleyip çalgılar çalarak çevrelerine mutluluk ve esenlik veren, ilham-şifa dağıtan peri veya melek anlamını taşıyor. Kelimenin kökeninden de anlayacağımız üzere müzik tarih boyunca ruhun arındırılması, şifalanması ve eğitilmesinde önemli rol oynamış. Kadim gelenekler incelendiğinde müziğin ilk rolünün ibadet, ilahi bilgiye ulaşma ve iletişim olduğunu görüyoruz. Şamanların, insanları şifalandırmak için müzik ve danstan oluşan ritüeller uyguladıklarını; şifacıların, bitkilerden elde ettikleri ilaçların etkisini güçlendirmek için müziği kullandıklarını biliyoruz.

Bana göre müziğin dünya üzerindeki pek çok şeyden hatta tüm diğer sanat dallarından ayrı, önemli bir yanı var; “insandan bağımsız olması”. Biz olmasak da doğadaki her şeyin bir sesi, titreşimi, müziği var. Doğadaki her şey uyum arar, çünkü uyum sağlamak, karşı koymaktan daha az enerji harcamayı gerektirir. Bu durum fizikteki “sarkaç prensibi” ile açıklanır. Buna göre, birbirinden farklı salınımlar yapmaya başlayan iki sarkaç, dereceli bir biçimde birbirinin hareketine yaklaşmaya, bir müddet sonra da aynı hızda ve aynı yönde hareket etmeye başlar. Bizler de belirli bir titreşime sahibiz ve doğadaki her şey gibi uyum arıyoruz. Günlük yaşamın etkileri, geçmiş ya da geleceğe ilişkin kaygılarımız, olumsuz alışkanlıklarımız vb. sebeplerle hastalanıyoruz. Ben buna bir tür “akord bozulması” diyorum. Müziğin iyileştirici ve dengeleyici gücü de burada devreye giriyor.

Dünyada müziğin tedavi gücünün bilimsel olarak da kabul edildiğini görüyoruz. Müziğin iyileştirici etkisi ile ilgili rasyonel ve bilimsel görüşlerin temelleri Pisagor, Eflatun, Aristo ve Sokrat gibi filozoflar tarafından atıldıktan sonra müziğin, psikoterapi alanında tanınması 13.yy’da gerçekleşiyor. Nihayet 1977 yılında Amerika, müzikle terapiyi bir bilim dalı olarak kabul ediyor. Amerikan Müzik Terapi Birliği müzik terapiyi; “Müzik terapi eğitimi almış profesyonel bir terapisttarafından, müzikal terapötik müdahalelerin, klinik çerçevede ve kanıta dayalı şekilde, bir terapötik ilişki içerisinde, kişiye özel hedeflere yönelik olarak kullanılması” olarak tanımlıyor. “Müzik Terapi” tanımından da anlaşıldığı üzere uzmanlık eğitimi gerektiren, kanıta dayalı bir terapötik yaklaşım. Yani müzikle yapılan her çalışmaya müzik terapi dememiz etik ve doğru değil. Müziğin eğitim, psikoloji, sağlık vb. pek çok alanda iyileştirici bir araç olarak kullanılıyor oluşu yanında ‘müzik terapi’nin ayrı bir uzmanlık alanı olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor. Bu arada birçok ülke müzik terapiyi tanımış,  sosyal güvenlik sistemi içerisine alarak müzik tedavi giderlerini karşılamaya başlamış durumda ve ne mutlu ki ülkemizde de son zamanlarda bu yönde somut adımlar atılmaya başlandı.

Ben “müzikle iyileşme” konusuna bir yanda kanıta dayalı bilimsel verilerin ışığında bakarken; bir yanda bilinenin ötesindekine teslimiyetle, biraz eklektik diyebileceğim bir metodolojiyle yaklaşıyorum. “Müzik, iyileştirici ve dönüştürücü gücü olan bir sır” diye çok güzel ifade ettiğin cümlende benim için müziğin her gün yeniden keşfetmeye çalıştığım, ezber bozan ve sır olmayı koruyan bir tarafı da var. Son dönem çok severek okuduğum “Zahmetsiz Ustalık” kitabında Kenny Werner’ın söylediği gibi; “Müzik, titreşimlerin kanatlarında  yolculuk yaparak sonsuzluktan bize gelir ve kendi arzularımıza göre biçimlendirir.  Bu şekilde bakarsak ses Tanrı’dan gelen bir armağandan başka bir şey değildir; Müzik kuşlar ve hayvanlar arasındaki tek anlaşma aracıdır.”

Müziğin kendi halinde iyileştirici gücüne bir teslimiyet haliyle, dokunmak istediğim hayatlar için “aracı” olmaya inanıyorum.

  • 10 yıldan fazla süredir müzikle çözüm odaklı danışmanlık yöntemlerini sentezlediğin bir yaklaşımla bir çok yaş grubuna atölyeler düzenliyorsun. Bu atölyelerde müzikle iyileşme nasıl sağlanıyor?

Öncelikle ‘Çözüm Odaklı’ ile neyi kastettiğimi biraz açayım. Bu daha çok okul ortamlarındaki çalışma deneyimimde, aynı anda birden çok soruna, hızlı ve etkili çözüm getirme gerekliliği yaşamam ile kendime yakın bulduğum bir yaklaşım oldu. Benzer şekilde, profesyonel müzisyen olarak sahne performanslarımda ‘anlık çözüm üretme, kriz yönetimi konusunda güçlenme’ zorunluluğu da eklenince bu yaklaşım pekişmiş oldu.

Müzik aslında ‘an’da olmakla ilgili bir kavram. Bu haliyle bana ‘anda iyileşme’ yönünde ilham veriyor. Uzunca bir süredir caz müziğiyle ilgileniyorum. Caz farklı sesleri, renkleri kucaklayan; her enstrümanın zaman zaman liderlik, zaman zaman eşlikçi konumda rol değişimleriyle kendini ifade ettiği; doğaçlamalarla kuralları zorlayabildiğiniz, hataları artıya dönüştürebildiğiniz bir müzik. Bu haliyle bireysel ve grup çalışmalarımda kullandığım pek çok yaklaşımla örtüşüyor.

Daha önce de sözünü ettiğim üzere “Ses Olmak” atölyelerimin hedef kitlesi değişkenlik gösteriyor. Bugüne dek; okullar, üniversiteler, şirketler, sanat kurumları, danışmanlık merkezleri, özel eğitim merkezleri, yetiştirme yurtları, ceza infaz kurumları vb. pek çok yerde, çok farklı yaş ve özellikte gruplarla çalışma imkanım oldu. Hepsindeki ortak nokta, çalışmanın başlangıcında katılımcıların yüzlerindeki tedirginlik ve bedenlerindeki gerginliğin, atölye sonunda yerini gülümseyen pembeleşmiş yüzlere ve tarlasında kendini rüzgarın esintisine bırakan başak rahatlığındaki bedenlere bırakması oluyor… Bana göre buna yol açan ilk etken müziğin kendisinin -sadece varlığıyla- sözel olarak ifade edilemeyen duygulara, düşüncelere alan tanıyarak getirdiği özgürleşme duygusu.

Atölye katılımcılarının hemen hepsinin başlangıçtaki tutumları müzik yeteneklerinin olmadığı, seslerinin yeterince iyi olmadığı gibi öğrenilmiş, kabullenilmiş ezber yargılar yönünde oluyor. Bu nedenle ben de işe onlar için  kaygı ve korku enerjisinden çıkabilecekleri, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir nefes alanı yaratmaya çalışarak başlıyorum. Kendini dışarıdan beğenilme ya da hata yapma kaygısı olmaksızın seslerle ifade etme özgürlüğü doğal bir katarsis sağlıyor.

Öte yandan müzik çeşitli deneyimler aracılığıyla farklı duygu hallerine girip çıkmamıza yol açabiliyor, anılarımızı canlandırabiliyor. Bunun bilimsel olarak ana nedeninin; müziğin limbik sistemimizi yani “heyecan, korku, hafıza vb. iç yaşantıların oluştuğu nöral ağlar bütünü” denilen ağı doğrudan uyarması olduğu düşünülüyor. Araştırmalara göre, bu ağın müzik tarafından aktive edilmesi ile kendi içimizde bir “müzik deneyimi” yaşıyoruz. Dolayısıyla istenilmeyen durumlara yol açmamak için çalışmalarda seçilen müziklerin niteliği ve bu konuda bilinçli olunması önem taşıyor. Bu da, merkezinde herkesin kolaylıkla erişebileceği ‘müzik’ olan çalışma alanın belirli bir ‘uzmanlık’ ve ‘deneyim’ gerektirdiği konusundaki hassasiyeti anlamamızı kolaylaştırıyor.

Müziğin içsel yaşantımızı etkilemesi dışında diğerleriyle iletişimimizde çok büyük etkisi var. Müzik diğerleriyle bağ kurmamızı kolaylaştırıyor.  Brlikte müzik yaptığımızda sözle iletişimde karşılaşabileceğimiz anlaşmazlık ve çatışmalara yer olmaksızın diyalog geliştirebiliyoruz. Ayrıca ortak duygu paylaşımı ve birliktelik, kişiler arası güven duygusunun artmasına, bir şeye/bir yere ait olma hissinin doğmasına ve grup içinde uyumlanmaya yol açıyor.

Ayrıca fiziksel ya da zihinsel koşulları ne olursa olsun katılımcıların müzik aracılığı ile kendilerini ifade etmeleri özgüvenlerini, cesaretlerini ve yaratıcılıklarını arttırıyor. Potansiyellerinin ve gelişmeye açık yanlarının farkına vararak; engel gibi algıladıkları şeyleri fırsata, dezavantajlarını avantaja çevirmeye dönük yollar keşfedebiliyorlar. Müzikle sarmalandıkları adeta yerçekimsiz bir ortamda her seferinde kendi ezberlerini bozuyorlar.

4. Sence müzik ve çocuk ilişkisi nasıl ve nasıl olmalı?

Ne güzel bir soru 🙂

Müzikle ilişkimiz daha anne karnında kalbimizin atışıyla başlıyor. Araştırmalar, işitme duyusunun görme duyusundan daha önce oluştuğunu gösteriyor. Doğumdan hemen sonra kollarımız ve bacaklarımızla ritmik hareketler yapıyoruz. Yani aslında daima müziğin bir parçasıyız.

Bebeklik ve çocukluk döneminde sesler ve müzik kendimizi ve çevremizi tanımak için kullandığımız birer araç. Yani sesler aracılığı ile kendimizi ifade ediyor ve iletişim kuruyoruz. Çocuğun dış dünyaya uyumunda; bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal, dilsel, özetle kişilik gelişiminde şüphesiz müziğin güçlü bir önemi var.

Müzik çocuğun oyunun doğal bir parçası ve erken yaşlarda aile ortamında ne kadar çeşitli müzik dinlenirse, birlikte ne kadar müzikal aktivite yapılırsa çocuğun gelişimine ve yaşamına o derece katkı sağlanmış olur.

Çağımızda başarı odaklılık çok ön planda ve toplumumuz “dışarıdan takdir görme, beğenilme” durumunu fazlaca önemsiyor. Bu, çocukların müzikle ilişkisi açısından sınırlayıcı ve zorlayıcı bir etken. Müzik her çocuğun, her insanın yaşamında bir şekilde olmalı. Çocukken piyano dersi aldığı halde artık çalmayan ya da okulda çalmak zorunda olduğu blok flüt nedeniyle müzikten soğumuş olan kişilerin hikayelerini dinleyerek büyüdük.  Bu hüzünlü tablonun arkasında müziğin, iyileştirici doğasından uzak aksine bir baskı ve dayatma unsuru olarak sunulması yatıyor. Herkes bir usta müzisyen, bir virtüoz olmak zorunda değil bana göre ama müzikle iletişim halinde olmak durumundadır, en azından dinleyici olarak müzikle iletişimimiz süreklidir. Bu ilişkinin sağlıklı gelişmesi ve müziğin kişiliğimiz üzerinde maksimum fayda sağlaması için müziği yaşamımızda bir yol arkadaşı kabul etmemiz, çocuklarımıza da bu yönde yol göstermemiz olumlu olacaktır.

Bu konuda ailelere, öğretmenlere düşen en önemli görev müziği çocukların yaşamına keyif alacakları, ondan beslenecekleri ve diğerleriyle sosyal iletişim kuracakları şekilde entegre etmektir. Çocuklara, kendi seslerini ya da hayatlarına eşlik edecek enstrümanlarını öncelikle kendilerini iyi hissetmek amacıyla kullanmaları yönünde rehberlik edilmelidir.

 5. Son dönemlerde hamilelikte ve sonrasında bebeklere müzik dinletme gittikçe popüler olmakta. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

Yapılan araştırmalar bebeklerin anne karnındayken duydukları sesleri dünyaya geldikten sonra ayırdedebildikleri yönünde. Bu durumda anne karnındayken duyulan sesler bebeğin sonraki  yaşantıları üzerinde de etkili.  Aslında konuyu hamilelilk döneminde anne-bebek bağı açısından değerlendirdiğimizde; kendisine huzur, sükunet ve dinginlik veren müzikler dinleyip iyi hissetmeyi seçen annenin bebeğin sağlığına katkı sağlarken bir yandan bu aradaki bağı güçlendireceği sonucuna varabiliriz.

Tabi moda olan değil gerçekten içsel olarak iyi ve mutlu hissettirdiğine inandıkları müzik seçiminin bebeklerinin gelişimi üzerinde katkı sağlayacağına inanıyorum. Kendi hamilelik sürecimde bu deneyimi yaşamış biri olarak kızımda müzik yaşantısının olumlu etkilerini açık olarak görebildiğimi söyleyebilirim. 🙂

6. Müzik çocuğa ne kazandırır? ( Müziğin çocuğun gelişimine etkisi nedir?)

Aslında önceki sorularda müziğin çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal, dilsel yani bütünsel olarak kişilik gelişiminde büyük katkıları oluğundan bahsettim. Bunu biraz daha açmam gerekirse;  

Bedensel olarak; müzik bebeğin beyin gelişimini destekleyecek bir egzersiz niteliğinde. Müzik dinlerken hangi sesin hangi sesten sonra geleceğini kestirmenin, bebeğin algılama yeteneğini geliştirdiği yönünde araştırmalar mevcut. Yine çok önemli bir konu olarak bir müzik enstrümanı ile vakit geçiren, oyun oynayan çocuğun büyük ve küçük kas becerileri, el-göz koordinasyonu gelişiyor.

Zihin ve Dil gelişimi açısından da müzik çok kıymetli. Müzik sayesinde bebeğin dil öğrenmesi kolaylaşıyor, kelime haznesi zenginleşiyor, hafızası kuvvetleniyor. Müzik beynin birden fazla alanını aktif hale getirdiğinden, dikkat süresi ve dikkat becerisi artıyor. Bir diğer önemli katkı da; enstrümanla ilişkide olmanın, düzenli olarak egzersiz yapıyor olmanın çalışma disiplinini ve sorumluluk duygusunu pekiştiriyor oluşu. Bu durum otomatik olarak çocuğun okuma alışkanlığına, akademik becerilerine de olumu yansıyor.

Duygusal gelişim üzerinde adeta ilaç etkisi yaratan dingin ve sükunetli müzikle anne karnında tanışan bebeklerin, doğum sonrasında yaşadıkları ağrı, acı gibi sıkıntı veren durumlarda müzik dinletilerek sakinleşmeleri mümkün olabiliyor.  Benim en önemsediğim noktalardan biri ise; erken dönemlerden itibaren bir enstrümanla arkadaşlık etmenin çocuğun stres ve kaygı düzeyini düşürmede bir araç olarakj kullanılabilmesi ve özgüvenin desteklemesi.

Müziğin iletişime dayalı, evrensel ve birleştirici etkisinin çocuğun sosyal ilişkilerinde de olumu etkilerini gözlemliyoruz. Örneğin bir grup içinde müzik yapma deneyimi, çocuğun dinleme becerisini geliştirerek daha uyumlu davranışlar göstermesini destekleyebiliyor. Ayrıca müzik çocuğu yaşamının diğer alanlarında karşılaştığı sorunlar karşısında, daha pratik ve yaratıcı çözümler geliştirmeye yatkın kılabilyor.     

Diyebilirim ki; genel anlamıyla müzik uzun vadede çocuğunkişilik gelişimini ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkileyecektir. Sadece çocuk değil, yetişkinler için de aynı görüşteyim. Mesela sen, hemen şu anda bir enstrüman öğrenmeye başlasan olumlu etkilerini kısa sürede hissedeceğin konusunda seni temin ederim 🙂

7. Çocuğun müziğe ilgisini çekmek için ne yapmalıyız?

Aslında bununla ilgili önerilerimi önceki sorularda çokça paylaştım ama şu nokta çok önemli ki; tüm diğer alanlarda olduğu gibi öğremenin en iyi yöntemi ‘model olma’dır. Çocuğun müzikle iletişimini sağlamak, bunu bir yaşam şekli olarak benimsemesini desteklemek için önce ebeveynin kendilerinin müzikle ilişkisini düzenlemeleri güzel bir başlangıç olur diyebilirim.   

Evde mümkünse çoğu zaman televizyona alternatif olarak ortak müzik dinleme saatleri hatta sohbetleri düzenlenebilir.  Böylece hem çocuğun müzikal ilgi ve duyarlılığı artacak hem de onun dünyasına ait -belki- sözel olarak edinemediğimiz önemli bilgilere dinlediği müzikler aracılığıyla ulaşma şansımız olacaktır. Televizyon deyince aklıma hep konservatuvarda sevgili şan hocam Fidan Kasımova’nın biraz azarlar tonda bana hayıflanışı gelir; “Sizin her evde televizya, bizim her evde piyano!” 🙂  Kendisi Azeri’ydi ve bu serzenişi ardında sence de koca bir kültürün kendini eğitsel ve sanatsal olarak nasıl beslediği gerçeği yatmıyor mu?!

Yine birlikte konserlere gitmek; birlikte müzikal oyun ve aktivitelere katılmak çocuğun müziğe ilgisini arttıracağı gibi aile içi ilişkilerin de zenginleşerek güçlenmesini destekleyecektir. Çocuğun kaygı, korku ya da stresinin yüksek olduğu dönemlerde sakinleştirici, meditatif müzikler dinlemesini sağlamak rahat uyumasını, olumsuz duyguları olumluya dönüştürmesini kolaylaştıracak ve genel ruh haline olumlu yansıyacaktır.  

Müzikle ilişkisini arttırmak için çeşitli enstrümanları tanıyabileceği, onlarla temas kurabileceği ortamlar yaratmak, örneğin müzik marketlerdeki enstrümanları incelemesine, onlarla vakit geçirmesine olanak tanımak belki de kendine bir enstrüman seçmesi açısından faydalı olacaktır. Keza imkanı varsa okullarda öğretmenlerle işbirliği halinde enstrümanlarla iletişimde olmasını sağlamak, müzikal aktivitelere katılımını sağlamak da müzikal gelişimi destekler. Ancak burada önemli nokta önceden bahsettiğim üzere, bir enstrüman çalmanın ya da ses çıkarmanın çocuk üzerinde bir baskı, bir dayatma olmasından kaçınılması hususudur. Bu çocuğun müzikle ilişkisine faydadan çok zarar verir. Çocukta müziğe karşı güçlü bir potansiyel ya da yatkınlık gözlemlendiğinde ya da kendisi bir enstrümanla derinleşmek istediğinde, rahat iletişim kurabileceği, onu müzikten soğutmadan gelişimini destekleyen bir öğretmenle çalışması yerinde olacaktır.

Son olarak, sevgili konservatuvar hocamın da ilhamıyla, bir gün tüm evlere televizyon çokluğunda enstrüman girmesi dileğimle cevabımı tamamlamak isterim 🙂

8. Çocuklar için tavsiye ettiğin eserler var mı?

Bu sorunun cevabı çocuğun doğup büyüdüğü aile yapısı ve sosyokültürel çevre ile oldukça ilişkili. Evdeki ve yakın çevredeki dinleme alışkanlıkları, çocuğun okulundaki müzik çalışmaları, arkadaşların müzikal ilgileri vb pek çok etken çocuğun müzikal repertuvarını etkiliyor.

Aileler öncelikle kendi sevdikleri, keyif aldıkları müzikleri çocuklarıyla paylaşacaklardır ve bu son derece doğaldır. Ben hamilelik döneminden itibaren çocuğun gelişminin ilk yılları için özellikle içinde çok sesliliği barındıran, sükunet ve huzuru teşvik eden klasik batı müziği dinlenmesini öneriririm. Bizim çocukluğumuzda Tom&Jerry , Bugs Bunny gibi klasik müzik eserlerini kullanan çizgi filmler vardı. Müzikteki iniş çıkışları çizgi film karakterlerinin hareketleri ile senkron halinde duyardınız, farkında olmadan işitsel algınız gelişirdi. Günümüzde animasyonlarda da müzik etkin biçimde kullanılıyor, çoğu güzel ama ben özellikle Japon anime sanatçısı Hayao Miyazaki’nin filmlerini ve müziklerini öneririm. Bu filmlerdeki müziklerin çoğu Japon müzisyen Joe Hisaishi’ye ait.

Öte yandan evde dinlenen, ailenin zevk ve geleneklerini yansıtan müzikler çocukların işitsel kültürlerinin gelişiminde şüphesiz başlangıç noktasıdır. Bu dinleme alışkanlıkları ne kadar çeşitlilik gösterirse çocuğun müzikal gelişimine de o kadar zengilik katacaktır. Klasik Türk müziği, halk müziği, rock, blues, jazz, pop, new age, dünya müzikleri gibi çok çeşitli müzikler dinlenip, deneyimlenmesi sadece müzikal değil çocuğun entellektüel birikimi açısından da faydalı olacaktır.

Farklı yaş dönemi gelişim özellikleri itibariyle çocuğun değişkenlik gösteren ilgileri müzikte de karşılık bulacaktır. Akran gruplarındaki iletişimin ve sosyal bir gruba ait olma ihtiyacının artışıyla çocukların dinleme alışkanlıkları birbirine benzeyecektir. Ergenlik döneminin başlarından itibaren pop müziğe ilgide artış olacaktır ki dünyada popüler kültürü belirleyen kesimin genç kuşak olduğu düşünüldüğünde bu beklenen bir durumdur. Elbette çocuğun kişilik yapısı, mizacı zevklerini etkileyecek, yaşadığı deneyimler ve duygu dünyası da müzik seçimlerinde önem kazanacaktır. Örneğin; daha isyankar dışavurumu destekleyen rock, metal, punk gibi türlere eğilim gösterebilecek ya da sözel ve müzikal yapısı itibariyle ruh halini aşağı çeken, depresyonu tetikleyebilen arabesk gibi türlere dönemsel olarak yoğunlaşabilecektir. Hatta bir pop ya da rock starı örnek alıp kendiyle onu özdeşleştirebilecektir.

Tüm bu olağan durumlarda anne-babanın çocuğun seçimlerini yıkıcı şekilde eleştirmek yerine, dinlediği şarkılarda kendinden ne bulduğunu anlamaya çalışması çocuğuyla arasındaki bağı kuvvetlendirmek için fırsat olacaktır.  Sevdikleri müzikleri yasaklamak yerine onlara dinlediklerinin yanında farklı müzik tarzlarından öneriler sunmak, belki bunu karşılıklı bir oyun haline getirmek yapıcı ve yaratıcı bir yaklaşım olacaktır. Unutulmamalıdır ki müzik, sözel olarak ifade edilemeyenin dışavurumunu sağlayan elverişli bir iletişim aracıdır ve  çocukla etkileşimde bu kanalın açık tutulması uzun vadede pek çok fayda sağlayacaktır.

9. Atölyelerine kaç yaş grubunda çocuklar katılabiliyor, katılmak için gerekli koşullar var mı?

Atölyelerimi farklı yaş ve özelikteki çocuklara yönelik olarak düzenleyebiliyorum. Genellikle okul öncesi dönem, 7-11, 12-15, 15 yaş ve üzeri olarak grupluyorum. Katılım için hiç bir ön koşul yok, atılmak istemeleri yeterli 🙂

Psk. Selin Tutku TABUR – Uzm. Psk. Dnş. ve Müzisyen Asena AKAN

https://www.annebebek.com.tr/

Yazılarım

Çocuklarıyla Oyun Oynamanın Ebeveynlere Nasıl Bir Katkısı Vardır? 


Çocuklarla kaliteli zaman geçirmenin en iyi yolu onlarla oyun oynamaktır. Çocuklara zaman ayırıp oyun oynamak, onlar için sevgimizin de bir göstergesidir. 
Ebeveynler olarak çocuklarınızla oyun oynadığınızda onların kişiliğini çok daha iyi tanırsınız çünkü, çocuklar oyun sırasında kendilerini tanıtırlar. Bir çocuğun sevdiği – sevmediği, yapabildiği – yapamadığı her şeyi oyun sırasında görebilirsiniz. 
Ebeveynlerinin ona zaman ayırmasıyla değerli hisseden ve duygularını aktarabilen çocuk sizinle daha güzel bir iletişim halinde olacak, aranızdaki bağ daha da sağlam ve güzel bir hal alacaktır. Bu sayede çocuğunuzun kişilik gelişimine ve ruhsal sağlığına da katkı sağlayabilirsiniz.
Çocuklar oyun oynayarak kendi yeteneklerini ve becerilerini keşfederler ve oynadıkça becerileri gelişir. Çocuğunuzla oynadığınız her oyunda çocuğunuzun gelişmekte olan yönlerini daha iyi gözlemleyebilir ve gelişimine ciddi katkılar sağlayabilirsiniz.
Çocuklar günlük dünyalarını, büyüklerinden, çevrelerinden öğrendiklerini, gözlemlerini oyuna yansıtırlar. Oyun sayesinde çocuklarınızın davranışları hakkında farkındalık kazanabilirsiniz. Farkında olarak ya da olmayarak çocuğunuzun hangi davranışları kopyaladığını, onu neyin nasıl ve ne kadar etkilediğini görebilirsiniz. 
Oyun hem eğitici hem de öğreticidir. Çocuklar için en etkili ve kalıcı öğrenme şekli oyun yoluyla öğrenmedir. Bu nedenle çocuğunuza öğretmek istediklerinizi oyun yoluyla öğretebilirsiniz.
Çocuklar kelime dağarcıkları, dil ve bilişsel gelişimleri henüz tam gelişemediği için kendilerini ancak oyun yoluyla ifade edebilirler. Çocuğunuz eğer bir sıkıntı yaşıyorsa bunu oyununa yansıtır. Çocuğunuzla oyun oynayarak onu daha iyi anlayabilir, onu etkileyen olayları gözlemleyebilir, sıkıntılı ve olumsuz durumlarda müdahale edebilirsiniz. 
Oyun çocuğun yaratma ortamıdır. Çocuğunuzla ne kadar oyun oynarsanız onun o kadar yaratıcılığını arttırmış ve gelişimini desteklemiş olursunuz.
Sağlıklı bir aile içi dinamik, duygusal yönden doyuma ulaşmış anne-baba ve çocuk ilişkisi için çocuklarıyla oyun oynamanın ebeveynler açısından önemi büyüktür. Unutmayın, çocuğunuzun oyuncağa değil, oyuna ve size ihtiyacı vardır. Bir çok problemin çözüm yolu da çocuğunuzla oyununuzdan geçer. 

Yazı bebeco.com.tr için yazdığım bir yazıdır. Linki:https://www.bebeko.com.tr/blog/cocuklariyla-oyun-oynamanin-ebeveynlere-nasil-bir-katkisi-vardir-1168

Makaleler

Çocuk Ve Ergen Psikiyatrisinde İlaç Kullanımının Önemi

Çocuk psikiyatrisi, çocuklarda gözlemlenen duygu, düşünce, davranış ve bunlarla alakalı gelişimsel sorunların değerlendirilmesi, tanının konulması ve tedavi planlamasının yapılmasını konu edinen alandır. Çocukluk dönemi ruhsal sorunlarının tedavisi çocuk psikiyatrisinin konusu olmakla beraber değişik uzmanlık dallarındaki hekimler günlük pratikte ruhsal yakınmaları olan çocuklarla karşılaşmaktadırlar. Bu yakınmaların tedavisi için ise sıklıkla değişik ilaçlar kullanılma durumunda kalınmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre “ilaç” canlı organizmaya girdiğinde onun işlevlerinde değişiklik yapabilen bir maddedir. Psikiyatride kullanılan psikotrop ilaçlar ise beyine etki ederek psikolojik süreçlerde kullanılan kimyasal maddelerdir. Ruh ve sinir sistemiyle ilgili hastalıkların artmasıyla bu ilaçların üretimi ve kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Çocuk psikiyatrisinde ilaç kullanımının etkisiyle ilgili kontrollü çalışma sayısının yetersizliğine rağmen psikotrop ilaçların bu alanda da kullanımının özellikle son yıllarda çok arttığı gözlemlenmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1987-1996 yılları arasında yapılan bir çalışmada, çocuk ve ergenlerde yıllık psikotrop ilaç kullanım oranının %1,4’ten %3,9’a çıktığı saptanırken, İngiltere’de 10 yıllık bir dönemde çocuk ve ergen hastalarda antidepresan reçeteleme oranının 1.7 kat arttığı, Almanyada ise son yıllarda çocuk ve ergenler için yazılan psikotropik ilaç reçetelerinde yaklaşık 1.5 kat bir artış görülürken, bu artışın özellikle stimulan ve antipsikotik ilaçlarda olduğu, antidepresan reçetelenme oranının sabit kaldığı bildirilmiştir (Olfson, Marcus, Weissman, Jensen,2002:514-21; Aktaran: Kütük,2017).

Çocukların psikiyatrik tedavisinde ilaç kullanımı yıllardır tartışılan bir konu haline gelmiştir. Çocuk psikiyatrisindeki ilaç kullanımı 1930’lu yıllarda antihistaminiklerin kullanılmasıyla başlamış, 1980’li yıllardan sonra gençler ve erişkinler arasındaki farmakokinetik (ilacın emilimi,dağılımı, metabolizması ve hedef organa ulaşmasını etkileyen bütün süreçler) ve farmakodinamik (ilacın biyokimyasal ve fizyolojik etkisi,ilaç konsantrasyonu ile etkinliği arasındaki bağlantı) farkların gösterilmeye başlanmasıyla da çocuk ve ergen psikofarmakolojisi ayrı bir disiplin olarak kabul edilmiştir (Yüksel, 1998).

Son yıllarda genel farmakolojinin ve dolayısıyla pediatrik farmakolojinin de gelişmesiyle ve yapılan araştırmalarla çocuklarda ilaç kullanımı alanı yaygınlaşmış fakat bununla birlikte çocuklarda ilaç kullanımı tedavileri, tek başına bir tedavi planı olmaktan çıkmış, diğer yöntemlerle birlikte kullanılan geniş bir tedavi skalasının bir parçası haline gelmiştir.

Çocukluk çağında psikiyatrik sorunlarda ilaç kulanımı diğer alanlara göre çok daha zordur.Bunun nedenleri aşağıda maddelerle detaylı olarak açıklanmıştır.

 

1.Çocuk ve ergenlerde psikiyatrik tanı koymaktaki güçlükler:

 

Çocukların kendilerini tam olarak ifade edememeleri; beyin gelişimlerinin, prefrontal kortekslerinin daha tamamlanmamış, gelişimini sürdüyor olması; ergenlik gibi faktörlerle çocuklardaki psikopatolojik durumun erişkinlerde olduğu kadar net ayrımı yapılamamaktadır. Bu durum tanı koymayı zorlaştıran bir faktördür.

Çocuklarda gözlemlenen bir çok belirtinin büyüme ve gelişme sürecinin normali mi yoksa ruhsal bozukluğun göstergesi mi olduğunu ayırmak hekimler için hiç kolay değildir. Ayrıca belirtiler hem çocuğun gelişim yaşı ve düzeyine göre hem de bozukluğun seyri sırasında değişkenlik gösterebilmektedir. Bu nedenlerle tanı ve tedavilerin net bir kategorizasyonu yapılamamakta ve bu durumda bazı hataların oluşmasına imkan verebilmektedir. Örneğin ergenlik döneminde gözlemlenen bazı bozukluklar zaman içerisinde netleşmektedir. Yüksel’e göre (1998), çocuk ve ergenlerdeki bir çok bozukluğun hazırlayıcı ya da ortaya çıkarıcı nedenleri arasında psikososyal etkenler büyük rol oynamaktadır. Aile içi iletişim ve aile dinamiğinin, çocuk ve ergendeki hem bozukluk hem de tedavisinde doğrudan önemli bir etki olduğu gözlemlenmektedir. Bu nedenle tanı ve tedavinin her aşamasında aile ve okul ile işbirliği içerisinde olunulması gerekli ve önemlidir.

 

2.Çocuk ve ergende kullanılan ilaçların büyüme ve gelişme üzerine etkileri:

 

Çocuk ve ergenlik dönemi süreci tüm büyüme süreçlerinin en hızlısı olduğu için gelişim çok hızlıdır. Bu nedenle araştırma sonuçları yetersiz olmakta ve psikotrop ilaçların bu dönemi tam olarak nasıl etkilediği net olarak bilinmemektedir. Kullanılan ilaçlarının uzun dönemde özellikle beyine olmak üzere gelişmekte olan organlara zarar verme riskinin olması da hem hekimlerin hem de ailelerin ilaç kullanma konusunda çekimser kalmasına neden olmaktadır. Bu noktada hekimler tam bir fizik, nörolojik muayene ve değerlendirme yapmalı ve ardından dikkatlice bir tıbbi ve psikiyatrik öykü almalıdırlar.

3.Çocuk ve ergende ilaç bağımlılığı riski:

 

Çocukluk çağında psikiyatrik ilaç kullanımında bir diğer önemli nokta ileride kötü kullanım ve alışkanlık geliştirme olasılığı ile bağımlılık riskidir. Belirtilmelidir ki her psikiyatrik ilaç bağımlılık riski oluşturmamaktadır ve ilaçların kullanım dozu ve alım şekilleri de bu durumu kontrol altına alabilmeyi sağlamaktadır. Hekim tedaviye başlarken bu durumları göz önünde bulundurarak ayrıntılı bir değerlendirme yaptıktan sonra ilaç yazacaktır. İlaç kullanımında etki mekanizmasına dikkat etmek gerekmektedir. Benzodiazepin kullanımında bağımlılık bir risk faktörüdür. Dekstroamfetamin ve metilfenidat gibi uyarıcıların ise denetim altında, kontrollü kullanımı ilaç kötü kullanımı ve alışkanlığını önleyecektir(Yüksel,1998).

 

Bu zorluklara rağmen çocuk psikiyatrisinde tedavide ilaç kullanımın yararları ve etkileri göz ardı edilemez. A.B.D.’de çocuk ve ergenlerde psikiyatrik

bozukluk prevalansının %12 olduğu (7.5 mil­yon kişi) bilinmektedir (Motavallı,1994).

Bu çocukların hepsinin psikoterapötik yardım alması hem maddi hem de olanak imkanından dolayı kısıtlı olduğu için ilaç kullanımın yararı da görülmektedir. Örneğin; DEHB için farklı tedavilerin karşılaştırılmalı etkiliği, büyük ölçekli dikkatle yürütülmüş bir çalışmada değerlendirilmiştir (MTA Kooperatif Grubu,1999; akt. Oltmanss ve ark., 2017:24). DEHB tanısı alan çocuklar uyarıcı ilaçlar, davranışsal tedavi, ilaç ve davranışsal tedavi, standart toplum bakımı gruplarına rastgele atanmıştır. Araştırma sonucunda semptomların azalması ve pozitif işlevselliğin artması açısından, kombine tedavi en iyi yöntem olarak bulunmuştur ancak tek başına ilaç tedavisinden sadece biraz daha etkili olduğu da gözlemlenmiştir.

 

Tedavi Planlaması

 

Tanının doğru konulması ve hedef belirtilerin saptanması tedavide birbiri ile ilişkilidir ve ilaç seçiminde son derece önemlidir. Çocuk ve ergenin günlük işlevselliğini bozacak ve gelişimin engelleyecek belirtiler hedef belirti olarak seçilmeli ve bu durumların şiddetine göre yan etki riski göz önüne alınarak ilaç seçimi yapılmalı ve ilaç tedavisine başlanmalıdır. Yani çocuk ve ergenlerde psikotrop ilaç kullanımına başlamadan önce temel farmakoloji bilgisi, tanısal kapsamlı bir değerlendirme, ebeveynle görüşme, görüşmeye yardımcı test veya ölçek kullanımı, okul öğretmeniyle iş birliği,gözlem ve bilgisinin alınması maddelerini içeren bir tedavi planının hazırlanması gerekir. Bu sayede gereksiz ilaç kullanımı engellenmiş ve risk faktörleri doğru tespit edilmiş olur.

İlaçların vücuda girmesiyle vücuttan atılmasına kadar ki süreçte vücut içerisinde bir çok proteinlerle etkileşim halinde bulunabilirler. Bu nedenle ilacın farmakokinetiği ve farmakodinamiği hakkında bilgi sahibi olunması gerekmekte ve hedef doğru belirlenmelidir. Hedefi belirlerken verilen ilacın her iki hedefe de etki edebileceğini göz önünde bulundurmak gerekir. Örneğin; şizofreni için verilen antipsikotikler sanrılar ve varsanılar için de etkilidir. Bunun aksi olarak ise örneğin; “hiperaktivite” sadece DEHB de değil birçok çocukluk .çağı ruhsal bozukluklarında gözlemlenebilir bir belirtidir. Bu durumda hepsi DEHB tedavisindeki gibi uyarıcı ilaçlarla tedavi edilmez. Şizofrenik bir çocuğa hiperaktivite tedavisi için verilen uyarıcı bir ilaç psikotik belirtileri arttıracaktır.

Gelişim dönemindeki çocuklarda psikotrop ilaç kullanımı, ileride davranış, bilişsel süreç ve duydu durum süreçlerini etkileyebilir. Bunun nedeni, ilaçlar reseptör ve nörotransmitter sistemleri üzerinden beyinde değişiklik yapmaktadır. Nörotransmitterler ve bir çok enzim sistemi çocukluk çağında gelişim gösterirler. Kullanılan bazı ilaçlar bu sistemler üzerinde olumsuz bir etki yaratabilirler. oluşan değişiklik hayat boyu kalıcı nitelikte olabilir. Bunlar bir risk faktörüdür fakat bunlara karşın çocukluk çağında uygun ve doğru psikotrop ilaç kullanımı tedavide hastaya ve yakınlarına çok büyük fayda sağlar.

 

Çocuk ve ergenlerde ilaçların yan etkisi genellikle erişkinlerden farklıdır. Örneğin antidepresan erişkinde daha fazla sedatif ve antikolinerjik yan etkiler gösterirken,çocuklarda daha çok kardiyotoksik yan etki göstermektedirler (Motavallı,1994). Psikotrop ilaçların başka ilaçlarla anlamlı etkileşimlerinden dolayı çocuk ve ergen ilaç tedavilerinde tedavi planlamasına ayrıca özen gösterilmelidir.

İlaç Dozu: Psikotrop ilaçlarda başlangıçta düşük dozla başlayıp etkisine göre zamanla arttırmak daha doğru bir yol olarak görülmektedir. Çünkü, ilaçların farmakokinetiği genetik etkenlere bağlı olarak bireylerde farklılık gösterebilmektedir. İlaçlara küçük dozda başlandığı takdirde cevap alınırsa kişinin terapötik seviyesi daha net gözlenebilir ve bu sayede olası yan etkileri de minimuma indirilmiş olunur. Bazı ilaçlar bireylerde irritibalite, ajitasyon, diskinezi gibi davranışsal etkenlere yol açabilir. Düşük dozda başlanılması bu durumların önüne geçilmesine yardımcı olabilir. Yani temel amaç en az yan etkiyle tedaviye en fazla olumlu yanıt almak olmalıdır. Kontrollü bir şekilde doz arttırımı gerekiyorsa yapılmalıdır. Hedef belirtilerin iyileşmesinde son noktaya ulaşıldığında, daha fazla iyileşmenin olmadığı görüldüğü durumlarda ya da aksine belirtilerin kötüleşmeye başladığı, fazla yan etkilerin görülmeye başlandığı durumlarda daha fazla doz arttırımı yapmamak gerekmektedir. İlacın farmakokinetiğine bağlı olarak ilaçların verilme sıklığı ve zamanı da belirlenmeli ve kontrol edilmelidir. Uyarıcı türde ilaçlar kahvaltıda veya öğle yemeğinde verilebilir. İlacın birikmesi etkisi ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle bazı ilaçsız dönemler bırakılabilir.

İlaç Kullanımında Süre: Çocuk ve ergenlerde ilaç kullanımında uzun süreli ilaç kullanımı büyüme üzerinde duraksatıcı bir etkiye neden olabilmektedir. Çocuklarda ilaç kullanımın etkileri ile ilgili araştırma azlığından, çocukları psikolojik ve biyolojik olarak nasıl etkilediği bilinmemektedir. Bu nedenle de temkinli olup ilaç kullanımını zorunlu olmadıkça uzun tutmamakta, ilaçları kısa süreli kullanmakta fayda vardır. Çocuk ve ergenlerdeki uzun süreli ilaç kullanımı gerektiren durumlarda bile belirtilerde klinik düzelme gözlendikten sonra doz azaltılmasında fayda vardır. Buna karşın belirtilmelidir ki bu her rahatsızlık için geçerli değildir. Örneğin çocukluk çağı şizofrenisinde ilacın dozu azaltıldığında veya ilaç kesildiğinde klinik kötüleşme gözleniyorsa böylesi aralar önerilmeyebilinir.

İlacın Kesilmesi: Vücutta etkisi ve vücuttan atılımı daha hızlı gerçekleşen amfetamin ya da metilfenidat gibi uyarıcı etki gösteren psikotrop ilaçlar birdenbire kesilebilir ancak yarı ömürlü olan bu ilaçların etkileri günlük yaşamda bile hemen görülebilir.  Uzun yarı ömürlü ilaçlar ise aniden kesilememelidir( Yüksel,1998). Özellikle antipsikotiklerin ani kesilmelerinde çocuklarda fiziksel ve davranışsal değişiklikler gözlenmektedir. Bu tarz belirtiler genellikle 8 hafta içerisinde düzelebilir. Bu belitilerin ruhsal bozukluğun yenilenmesi belirtileri ile ayrımını iyi yapmak gerekir. Belirtilerin tekrarlanması durumunda ilaca tekrar başlanmalıdır. Bu nedenle belirtiler izlenmeli ve hasta kontrol altında düzenli gözlemlenmelidir. Ayrıca bazı ilaçların birden kesilmesi ile kişilerde duygu durumunun değişikliği olabilmekte ve kişi bunu olumsuz yorumlayarak kendini sıkıntıya sokabilmektedir. Bu nedenle ilacın kesilmesi sürecinde de birey ve ailesinin yeterince bilgilendirilmesi gerekli ve önemlidir.

 

Çocuk ve ergenlerde ilaca yanıtı belirleyen etkenler: Çocukluk çağı ilaç kullanımında fizyolojik etkenler ilaca yanıtı fazlasıyla etkiler. Çocukların fiziksel olarak vücut sistemlerinin daha hızlı çalışıyor olması sonucu karaciğerlerinin daha fazla metabolize etmesi ve böbreklerindeki aktivitenin daha hızlı olması (GFR hızı); yağ dokularının daha az olması nedenleriyle erişkinlere oranla daha yüksek ilaç dozuna gereksinim duyabilirler. Buna bağlı olarak yan etkileri de erişkinlerden farklı olabilmektedir. Örneğin, trisiklik antidepresanların antikolinerjik yan etkilerinin, özellikle de ağız kuruluğunun çocuklarda daha nadir olduğu belirtilmiştir( Yüksel,1998). Bununla birlikte çocukların D1 ve D2 reseptörleri erişkinlere oranla daha yoğundur. Bu nedenle çocuklar nöroleptik etkisine daha duyarlı olabilirler. Ayrıca ilacın emilimi, dağılımı, ilaç metabolizması, ilacın atılımı ve ilaç etkileşimleri de ilacın yanıt mekanizmasını fazlasıyla etkiler.

Fizyolojik etkenlerin yanı sıra bilişsel-psikolojik- deneyimsel etkenler de ilaca yanıtı belirler. Bunun nedeni çocuk ve ergenin çevresel deneyimlerinin de gelişim düzeyini ve işlevselliğini etkilemesidir.

 

Çocuk ve Ergen Psikiyatrisinde İlaç Tedavisinde Tedaviye Uyum

 

Çocuk ve ergen tedavisinde tedaviyi yönlendiren en önemli konu hasta ve ailesinin tedaviye uyum sağlamasıdır. Hastanın ilaç tedavisinde doktorun yönergelerine uyma isteği ve derecesi yani komplians tedaviye uyumu ve tedavi etkisini ciddi derecede etkilemektedir. Doktorun verdiği reçetedeki ilaçları almamak, düzenli kullanımını sağlamamak, randevuları aktarmak, reçete edilmeyen başka ilaçlar kullanmak tedavide uyumsuzluk olarak nitelendirilmektedir. Bu uyumsuzluğun en önemli nedenleri olarak; hasta veya çevresinin özellikle de ailesinin ruhsal bozukluklara ve tedavilerine karşı ön yargılı tutumları, tedaviye karşı eksik ve yanlış bilgilendirilme, tedaviyi yanlış yorumlama, ilaç kullanımı ve etkileri ile ilgili yanlış ve tutarsız bilgiler, bu konudaki korku ve endişeler, sosyokültürel düzey, ilaç kullanımı kaynaklı günlük yaşamda çocuk ve ergenin karşılaşabileceği zorluklar, çoklu ilaç kullanımı kaynaklı ilaç etkileşimleri, yan etkileri, ekonomik zorluklar, bulunulan bölgedeki hastane ve uzman sayısı sayılabilir. Ayrıca tedavi sürecinin uzunluğu ve hastanın düzelmeyeceği gibi olumsuz düşünceler de tedaviye uyumsuzluğu arttırmaktadır.

Bu noktada hekim tedaviye uyumu arttırmak için hem hasta hem de hasta yakınlarının beklentilerini göz önünde bulundurarak bir bilgilendirme yapmalıdır. Ebeveynlerin ve çocuğun tedaviye uyum becerilerini arttıracak yönde desteklemelidir. Karmaşık ve terimsel dilden uzak, sade ve anlaşılabilir bir şekilde durum açıklanmalı, tanıtılmalı sonrasında ise ilaç süreci hakkında bilgi verilmelidir. İlacın nasıl etki edeceği, etkisinin ne zaman başlayacağı, kullanım süreci, neden tercih edildiği, nasıl zorluklarla veya yan etkilerle karşılaşılabileceği konularında ailenin sosyokültürel düzeyi de göz önünde bulundurularak bilgi verilmelidir. Ailenin bu konudaki endişelerini ve kaygılarını sormalı, varsa dinlemeli ve gidermeye çalışılmalıdır. Reçete edilen ilaca göre özellikle bazılarında tablet formunun ezilmemesi, bölünmemesi, kesilip verilmemesi konusunda aileler uyarılmalı ve nedeni sade bir dille anlatılmalıdır. Sadece aile değil çocuğun da bir birey olarak bu konudaki görüşleri dinlenilmeli, fikirleri sorulmalıdır. Bu çocuğun tedaviye güvenini ve özgüvenini arttıracak dolayısıyla tedaviye uyumunu da destekleyecektir.

Selin Tutku TABUR

 

 

Kaynakça

Aras, Ş., Varol, F., & Ünlü, G. (2005, Eylül). Bir Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Polikliniğinde İlaç Tedavisi Uygulamalarının Değişimi. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, s. 127-133.

Ermiş, Ç., Çıray, R. O., Tufan, A. E., & Akay, A. (2017, 3 1). Pediatrik Psikofarmakolojide Farmakogenetikle İlgili Son Gelişmeler. Türkiye Klinikleri J Child Psychiatry- Special Topics.

İrgil, D. (2016, Ekim). https://sedatirgil.com. https://sedatirgil.com: https://sedatirgil.com/cocuk-ve-ergen-psikiyatrisi/cocuklarda-psikiyatrik-tedavi-ilac-kullanimi/ adresinden alınmıştır

Kütük, M. Ö., & Demirkaya, S. K. (2017, 3). Çocuk ve Ergenlerde Psikotropik İlaç Kullanımı Farklılıkları ve Genel İlkeleri. Türkiye Klinikleri J Child Psychiatry- Special Topics, s. 1-7.

Moncrieff, J. (2010). İlaçla Tedavi Efsanesi. İstanbul: Metis Yayınları.

Motavallı, D. N. (1994, 4). Çocuk ve Ergen Psikofarmakolojisinin Temel İlkeleri. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, s. 1-4.

Sevinç, P. D., & Bakay, U. K. (2016). Çocuğum İçin Psikiyatri İlaçları Gerçekten Gerekli Mi? catidanismanlik.com: http://catidanismanlik.com/post/cocugum-icin-psikiyatri-ilaclari-gercekten-gerekli-mi adresinden alınmıştır

Varol, F.T., Güvenir, T., Miral S. (2007,3). Bir Çocuk Ve Ergen Psikiyatrisi Kliniğinde Yatarak Tedavi Gören Hastalarda İlaç Kullanımı. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi, s.130-148

Yüksel, P. (1998). Psikofarmakoloji. Ankara: Bilimsel Tıp Yayınevi.

 

Yazılarım

Oyun Bir Çocuğun Yaşamı İçin Ne İfade Eder?

Oynamak her çocuğun hakkı. Çünkü, çocuk demek oyun demektir. Oyun çocuğun fiziksel, duygusal, sosyal, bilişsel gelişimi için önemli bir ruhsal besin. Oyuncağın malzemesi, şekli farklı olsa da, kültüre özgü değişkenleri olsa da, eylemin kendisi evrenseldir.

Her çocuk doğduktan bir süre sonra oyun oynamaya başlar. Onun tanıma, keşfetme, öğrenme yöntemi, beslenme kaynağı oyundur. Dünyaya gelişiyle başlayan bu oyun oynama süreci hayatı boyunca devam eder. Birkaç saniyeliğine durup düşünelim, hangi yaşta olursa olsun oyun oynamayan biri var mı etrafımızda?

Çocuk, oyun sırasında zıplar, koşar, tırmanır, özgürce hareket eder,  bedenini tanır, sosyal ilişkilerini geliştirir. Ebeveynleriyle veya çevresindeki yetişkin ile oynayarak, kurduğu iletişimi arttırır; başkalarına saygı duymayı, kendini ifade etmeyi, korumayı öğrenir. Sevgi, paylaşmak, kazanmak, kaybetmek, mutluluk, kıskançlık gibi duygularını tanır, neyi sevip neyi sevmediğini, neyi yapıp neyi yapamadığını gözlemler.

Oyun, çocuğu hayata hazırlayan bir etkinliktir. Oyun sırasında doktor, öğretmen, bakkal, anne, baba gibi birçok role bürünerek empati yapmayı, aile kavramını, sosyal iletişimi öğrenir. Sorunlarla baş etme ve uyum sağlama becerisini geliştirir, hesap yaparak zihnini çalıştırır. Aynı zamanda oyun, çocuk için çok iyi bir iyileştiricidir. Korktuğu bir şeyi, yaşadığı sıkıntısını oyun yoluyla tekrar tekrar ifade ederek farkında olmadan bu durumu normalleştirir ve baş etmeyi öğrenir. Yaralarını iyileştirir.

Okul öncesi eğitimi alan bir çocuğun günde en az 5 saat, bir ilkokul çocuğunun ise 3 saat oyun oynamaya ihtiyacı vardır. Çocukların gelişimsel ve ruhsal yönden sağlıklı olabilmesi için beslenme, barınma, korunma gibi ihtiyaçlarının yanında oyun oynamaya da gereksinimleri vardır.

Unutulmamalıdır ki, çocuk için oyun her şeydir ve en temel ihtiyaçlarından biri de özgürce oyun oynayabilmesidir.

 

Bu yazı Dünya Çocuk Hakları Günü için gönüllüsü olduğum http://onemsiyoruz.org için yazdığım bir yazıdır. Linki: http://onemsiyoruz.org/oyun-bir-cocugun-yasami-icin-ne-ifade-eder/

 

Bu yazı hazırlanırken aşağıdaki kaynaklardan yararlanıldı.

Teber,M. (2011, 21 Mart). Çocuklar Aslında Oyuncak İstemiyor. http://www.mehmetteber.com/2013/01/cocuklar-aslinda-oyuncak-istemiyor.html

Oyun ve Çocuk. (2016, 20 Kasım). Pedagoji Derneği. http://pedagojidernegi.com/icerik.asp?ID=128

Egemen, A. , Yılmaz, Ö. ve Akil, İ. (2004). Oyun, Oyunca Ve Çocuk. ADÜ Tıp Fakültesi Dergisi 2004; 5(2) : 39 – 42

Tabur, S.T. (2016, 14 Aralık).  Çocuk İçin Oyunun Önemi.  http://haydigeloynayalim.com/yazi/cocuk-icin-oyunun-oenemi-1?id=111

 

 

Yazılarım

Çocuğum ders çalışmak istemiyor.!

ders-muruvvet-adali-uygun

Günümüzde ailelerin en çok şikayet ettikleri şeylerden birisi çocuklarının derse karşı dikkat ve motivasyonlarının yeterli düzeyde olmaması ve bu eksiklikten kaynaklanan öğrenci başarısızlığı. Eğitim sistemi, yaşam koşulları gibi bir çok faktörün etkisiyle çocukların omuzlarına daha fazla yük binmiş durumda. Çocuklar daha oyun oynama heyecanı içerisindeyken bir an da oyun yerine çok daha fazla ders çalışmak zorunda kalıyorlar. Destek almalı, bol bol test çözmeli, deneme sınavlarında hiç yanlışı olmamalı, bol bol kitap okumalı.. E tabi en sonunda bu yoğun tempoya direnen çocuklarla aileler arasında da gergin bir ortam oluşuyor. Aileler, çocuklarının iyi bir gelecek kurmaları, rahat bir yaşam sürmeleri için endişelenmekteler ve bu endişelerinde çok haklılar. Yalnız bu durumu bir krize dönüştürmemek gerekiyor.  Continue Reading