Müziğin İyileştirici Etkisi – Anne Bebek Dergisi Röportaj

Asena Akan’la “Çocuk Gelişiminde Müziğin Önemi”ni konuştuğumuz keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Röportajımıza Anne-Bebek Dergisi Haziran sayısından ulaşabilirsiniz. Daha fazlasını okumak isteyenler içinse sohbetin uzun halini bu yazıyla paylaşıyorum.
Bizim konuşurken çok keyif aldığımız için biraz uzun olan bu sohbetimizi sizinde keyifle okumanızı diliyorum. 🙂

Kısaca bahsetmemiz gerekirse Asena, müzik tutkusunun ve eğitiminin yanı sıra psikoloji alanındaki akademik eğitimini İstanbul Üniversitesi, Psikolojik Danışmanlık Bölümü Lisans ve Yüksek Lisans Bölümleri’nde tamamladı. Prof.Dr. Haluk Yavuzer’in asistanlığını yaptığı 5 yıl süresince müzik terapi, psikodrama, aile ve grup terapileri, etkili öğrenme, etkili iletişim/etkili öğretmen eğitimi ve sanat terapisi alanlarında uzmanlık eğitimleri aldı. 10 yılı aşkın süredir, ‘müziğin iyileştirici/dönüştürücü gücünü’, çözüm odaklı danışmanlık yöntemleri ile sentezlediği multidisipliner yaklaşımla; farklı özellikte birey ve gruplarla çalışmalar yapmakta; çeşitli kurumlarda yaratıcı seminer ve müzik atölyeleri  düzenlemekte.

Hoşgeldin Asena, 

  1. İstanbul Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Lisans ve Yüksek Lisans Bölümlerinden mezunsun. 5 yılı aşkın bir süre akademik olarak asistanlık hayatın var. Şimdi ise müzik kariyerin ön planda. Bize biraz anlatır mısın Asena Akan’ın hikayesi nedir?

Hoş buldum sevgili Selin Tutku 🙂 Elbette, mutlulukla. Evet akademi benim iş hayatımın ilk durağı oldu. Müzik hayatım aslında ilkokuldan önce, 5 yaşında İstanbul Belediye Konservatuvarı keman bölümü ile başlamıştı, notaları yani müziğin dilini okuma yazmadan önce öğrenmiştim. Dolayısıyla müzik yaşamıma hep eşlik ediyordu, üniversitede döneminde de konservatuvarın yarı zamanlı Opera/Şan bölümüne devam ediyordum. Öte yandan lisansta okumakta olduğum alanı, psikolojik danışmanlığı da çok seviyordum ve bu durum her ikisini de eş zamanlı sürdürme motivasyonumu arttırıyordu. Üniversite 3. sınıfta, mezuniyet sonrası yurt dışında gidip iki yönümü birlikte kullanabileceğim Müzik Terapi alanında yüksek lisans yapma hayalleri kurarken değerli Haluk Yavuzer Hocam bana ‘Öğrenci Asistanlık’ teklifinde bulundu ve böylece İstanbul Üniversitesi’nde akademisyenlik hayatım başlamış oldu. Üniversiteyi, öğrencilerle iletişim halinde olmayı, hocalarımı asiste ederek teorik alanda ilerlemeyi çok sevdim. Akademik çalışmaların yanında, o dönem ilgilendiğim alanlarda açılan  tüm sertifika programı, atölye ve çalışmalara katılmaya çalıştım. Psikodrama, aile ve grup terapileri, müzik ve sanat terapileri, etkili öğrenme, etkili iletişim/etkili öğretmen eğitimi vb. alanlarda eğitimler aldım. Çok şanslı bir döneme denk geldiğime inanıyorum, hocalarımız bizi her türlü çalışmaya dahil ediyorlardı. “Halk Sağlığı Projeleri”,  “Ana-Baba Okulları”, “Evlilik Okulları” vb. projelerinin parçası oldum. Bilgiye ve çalışmaya doyamıyordum. Üniversite adeta ikinci evim olmuştu.

Ancak bir yandan da müzik grupları ile sahne almaya başlamıştım, sahne de benim için büyüleyiciydi ve içimde yaşamımı müzisyen olarak sürdürme yönünde güçlü bir istek vardı . Yüksek Lisansımı tamamladıktan sonra Haluk Hocamla bu isteğimi paylaştım ve iznini istedim, o da asla unutmayacağım o yanıtı verdi; “Senin gibi bir akademisyeni kaybetmek istemem, ancak sadece “müzik” idealin için böyle bir karar vermeni destekliyorum”. Hocamın da rızasını aldıktan sonra gönül rahatlığıyla müzik yaşamına girdim demek isterdim ama sonrasında işler pek de kolay devam etmedi. Kendi gücüyle para kazanmaya, hayatını sürdürmeye alışmış biri için kişiliğinden ve değerlerinden ödün vermeden farklı bir alanda hemen var olmak elbette kolay olmayacaktı. Üstelik içimdeki sosyal hizmet aşkı ve bunca yıl emek verdiğim alanda hizmet verme isteği peşimi bırakmıyordu.

Kısa bir süre farklı sektörde çalıştıktan sonra, psikoloji ve eğitim alanındaki teorik birikimimi alana aktarmaya ve alanda deneyim kazanmaya karar verdim. 2001-2010 yılları arasında özel ve devlet okullarında psikolojik danışman ve eğitim danışmanı görevleriyle çeşitli yaş ve özellikteki birey ve gruplarla çalıştım. Okul, istediğim deneyimi edinmem için adeta dinamik bir laboratuvar gibiydi. Üstelik çocuk ve gençlerle müzik çalışmaları yapabileceğim ortama da sahiptim. Müziği “başarı odaklılık” tanımından uzak şekilde, “çocukların ve gençlerin kendilerini ifade etmelerine, olumsuz duygularını dönüştürüp rahatlamalarına, kaygı ve stresten uzaklaşıp yaratıcılıklarını sergileyebilmelerine”  müsait bir araç olarak kullanmaya başladım. Böylece müzik odaları, okul orkestraları öğrencilerin ders dışında nefes alıp, rahatlayabilecekleri bir alana dönüşüyordu. Çoğu öğretmen arkadaşım benimle; sözgelimi aşırı hareketli bir çocuğun davul(bateri) çaldıktan sonra derslerde daha uzun süre sakin kalabildiğine; içedönük bir gencin müzik yapmaya başladıktan sonra sözel ifadesinde artış olduğuna dair çalışmalarımı destekler nitelikte yapıcı geribildirimler paylaşıyorlardı. Müziği, psikoloji alanına transfer etmek beni de heyecanlandırıyordu, sadece öğrencilerle değil ebeveyn ve öğretmenlere yaptığım çalışmalara müzik ve sahne yaşantısından minik uyarlamalar yapmaya başlamıştım.

2010 yılında müzikal birikimim söz ve bestelere dökülmeye başlayınca, artık bu alana daha fazla odaklanmam gerektiğini anlayarak okullarda tam zamanlı çalışmayı bıraktım. Çeşitli kurumlarda vokal dersleri vererek ve evde bestelerim üzerine çalışarak yaşamımı sürdürüyordum. 2012 yılında ilk albümüm “İstanbul’un İzleri” yayınlanmadan az önce İstanbul Modern’de gençlerin kendilerini sesler ile ifade edecekleri, doğaçlamaya dayalı besteleme ve kayıt yaptığımız “İstanbul Echo” isimli  atölyeleri yürütmeye başladım. Bu atölyeyle birlikte çeşitli sanat ve eğitim kurumlarında “İçimdeki Müzik”, “Liderlik ve Müzik”, “Kendi Müziğimizi Yaratıyoruz” gibi başlıklar altında farklı yaş ve özelikteki gruplara dönük müzik atölyelerim yaygınlaşmaya başladı.

Atölyeler ve müzik çalışmalarım ile; ister 5 yaşında ister 45,  ister ev hanımı ister şirket yöneticisi; ister avantajlı ister dezavantajlı grupta yer alsın her bireyin farklı nitelikleri ve potansiyelleri ile özgün bir enstrüman olarak dünyaya geldiği görüşünü edindim. Bundan hareketle  müzik atölyelerimi her grubun farklı ihtiyaç, hedef ve beklentisine yönelik şekillendirdiğim ‘Ses Olmak’ başlığı altında birleştirdim. Şu anda yolculuğuma  stüdyomda müzik çalışmalarım, sahne performanslarım ve daha fazla kişiye ulaşmasını dilediğim atölyelerim ile devam ediyorum.

  • Sana göre “Müzik, iyileştirici ve dönüştürücü gücü olan bir sır.” Bu güçten bahseder misin, müzik ruh sağlığımızı nasıl böyle etkiliyor?

Sufi müzisyen Hazrat Inayat Khan’ın çok sevdiğim bir sözü var; “Müzik insanı önce kendisiyle, sonra diğer insanlarla, ardından da evrenle bütünleştiren en etkili araç ve en kısa yoldur” diye. Kendi müzikal yolculuğumdan, bunun aynen böyle olduğunu söyleyebilirim.

Müzik, kökeni itibariyla Yunanca “mousa” kelimesinden geliyor. Bazı araştırmacılara göre “mousa-muse” ağaçlık alanlarda şarkı söyleyip çalgılar çalarak çevrelerine mutluluk ve esenlik veren, ilham-şifa dağıtan peri veya melek anlamını taşıyor. Kelimenin kökeninden de anlayacağımız üzere müzik tarih boyunca ruhun arındırılması, şifalanması ve eğitilmesinde önemli rol oynamış. Kadim gelenekler incelendiğinde müziğin ilk rolünün ibadet, ilahi bilgiye ulaşma ve iletişim olduğunu görüyoruz. Şamanların, insanları şifalandırmak için müzik ve danstan oluşan ritüeller uyguladıklarını; şifacıların, bitkilerden elde ettikleri ilaçların etkisini güçlendirmek için müziği kullandıklarını biliyoruz.

Bana göre müziğin dünya üzerindeki pek çok şeyden hatta tüm diğer sanat dallarından ayrı, önemli bir yanı var; “insandan bağımsız olması”. Biz olmasak da doğadaki her şeyin bir sesi, titreşimi, müziği var. Doğadaki her şey uyum arar, çünkü uyum sağlamak, karşı koymaktan daha az enerji harcamayı gerektirir. Bu durum fizikteki “sarkaç prensibi” ile açıklanır. Buna göre, birbirinden farklı salınımlar yapmaya başlayan iki sarkaç, dereceli bir biçimde birbirinin hareketine yaklaşmaya, bir müddet sonra da aynı hızda ve aynı yönde hareket etmeye başlar. Bizler de belirli bir titreşime sahibiz ve doğadaki her şey gibi uyum arıyoruz. Günlük yaşamın etkileri, geçmiş ya da geleceğe ilişkin kaygılarımız, olumsuz alışkanlıklarımız vb. sebeplerle hastalanıyoruz. Ben buna bir tür “akord bozulması” diyorum. Müziğin iyileştirici ve dengeleyici gücü de burada devreye giriyor.

Dünyada müziğin tedavi gücünün bilimsel olarak da kabul edildiğini görüyoruz. Müziğin iyileştirici etkisi ile ilgili rasyonel ve bilimsel görüşlerin temelleri Pisagor, Eflatun, Aristo ve Sokrat gibi filozoflar tarafından atıldıktan sonra müziğin, psikoterapi alanında tanınması 13.yy’da gerçekleşiyor. Nihayet 1977 yılında Amerika, müzikle terapiyi bir bilim dalı olarak kabul ediyor. Amerikan Müzik Terapi Birliği müzik terapiyi; “Müzik terapi eğitimi almış profesyonel bir terapisttarafından, müzikal terapötik müdahalelerin, klinik çerçevede ve kanıta dayalı şekilde, bir terapötik ilişki içerisinde, kişiye özel hedeflere yönelik olarak kullanılması” olarak tanımlıyor. “Müzik Terapi” tanımından da anlaşıldığı üzere uzmanlık eğitimi gerektiren, kanıta dayalı bir terapötik yaklaşım. Yani müzikle yapılan her çalışmaya müzik terapi dememiz etik ve doğru değil. Müziğin eğitim, psikoloji, sağlık vb. pek çok alanda iyileştirici bir araç olarak kullanılıyor oluşu yanında ‘müzik terapi’nin ayrı bir uzmanlık alanı olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor. Bu arada birçok ülke müzik terapiyi tanımış,  sosyal güvenlik sistemi içerisine alarak müzik tedavi giderlerini karşılamaya başlamış durumda ve ne mutlu ki ülkemizde de son zamanlarda bu yönde somut adımlar atılmaya başlandı.

Ben “müzikle iyileşme” konusuna bir yanda kanıta dayalı bilimsel verilerin ışığında bakarken; bir yanda bilinenin ötesindekine teslimiyetle, biraz eklektik diyebileceğim bir metodolojiyle yaklaşıyorum. “Müzik, iyileştirici ve dönüştürücü gücü olan bir sır” diye çok güzel ifade ettiğin cümlende benim için müziğin her gün yeniden keşfetmeye çalıştığım, ezber bozan ve sır olmayı koruyan bir tarafı da var. Son dönem çok severek okuduğum “Zahmetsiz Ustalık” kitabında Kenny Werner’ın söylediği gibi; “Müzik, titreşimlerin kanatlarında  yolculuk yaparak sonsuzluktan bize gelir ve kendi arzularımıza göre biçimlendirir.  Bu şekilde bakarsak ses Tanrı’dan gelen bir armağandan başka bir şey değildir; Müzik kuşlar ve hayvanlar arasındaki tek anlaşma aracıdır.”

Müziğin kendi halinde iyileştirici gücüne bir teslimiyet haliyle, dokunmak istediğim hayatlar için “aracı” olmaya inanıyorum.

  • 10 yıldan fazla süredir müzikle çözüm odaklı danışmanlık yöntemlerini sentezlediğin bir yaklaşımla bir çok yaş grubuna atölyeler düzenliyorsun. Bu atölyelerde müzikle iyileşme nasıl sağlanıyor?

Öncelikle ‘Çözüm Odaklı’ ile neyi kastettiğimi biraz açayım. Bu daha çok okul ortamlarındaki çalışma deneyimimde, aynı anda birden çok soruna, hızlı ve etkili çözüm getirme gerekliliği yaşamam ile kendime yakın bulduğum bir yaklaşım oldu. Benzer şekilde, profesyonel müzisyen olarak sahne performanslarımda ‘anlık çözüm üretme, kriz yönetimi konusunda güçlenme’ zorunluluğu da eklenince bu yaklaşım pekişmiş oldu.

Müzik aslında ‘an’da olmakla ilgili bir kavram. Bu haliyle bana ‘anda iyileşme’ yönünde ilham veriyor. Uzunca bir süredir caz müziğiyle ilgileniyorum. Caz farklı sesleri, renkleri kucaklayan; her enstrümanın zaman zaman liderlik, zaman zaman eşlikçi konumda rol değişimleriyle kendini ifade ettiği; doğaçlamalarla kuralları zorlayabildiğiniz, hataları artıya dönüştürebildiğiniz bir müzik. Bu haliyle bireysel ve grup çalışmalarımda kullandığım pek çok yaklaşımla örtüşüyor.

Daha önce de sözünü ettiğim üzere “Ses Olmak” atölyelerimin hedef kitlesi değişkenlik gösteriyor. Bugüne dek; okullar, üniversiteler, şirketler, sanat kurumları, danışmanlık merkezleri, özel eğitim merkezleri, yetiştirme yurtları, ceza infaz kurumları vb. pek çok yerde, çok farklı yaş ve özellikte gruplarla çalışma imkanım oldu. Hepsindeki ortak nokta, çalışmanın başlangıcında katılımcıların yüzlerindeki tedirginlik ve bedenlerindeki gerginliğin, atölye sonunda yerini gülümseyen pembeleşmiş yüzlere ve tarlasında kendini rüzgarın esintisine bırakan başak rahatlığındaki bedenlere bırakması oluyor… Bana göre buna yol açan ilk etken müziğin kendisinin -sadece varlığıyla- sözel olarak ifade edilemeyen duygulara, düşüncelere alan tanıyarak getirdiği özgürleşme duygusu.

Atölye katılımcılarının hemen hepsinin başlangıçtaki tutumları müzik yeteneklerinin olmadığı, seslerinin yeterince iyi olmadığı gibi öğrenilmiş, kabullenilmiş ezber yargılar yönünde oluyor. Bu nedenle ben de işe onlar için  kaygı ve korku enerjisinden çıkabilecekleri, kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir nefes alanı yaratmaya çalışarak başlıyorum. Kendini dışarıdan beğenilme ya da hata yapma kaygısı olmaksızın seslerle ifade etme özgürlüğü doğal bir katarsis sağlıyor.

Öte yandan müzik çeşitli deneyimler aracılığıyla farklı duygu hallerine girip çıkmamıza yol açabiliyor, anılarımızı canlandırabiliyor. Bunun bilimsel olarak ana nedeninin; müziğin limbik sistemimizi yani “heyecan, korku, hafıza vb. iç yaşantıların oluştuğu nöral ağlar bütünü” denilen ağı doğrudan uyarması olduğu düşünülüyor. Araştırmalara göre, bu ağın müzik tarafından aktive edilmesi ile kendi içimizde bir “müzik deneyimi” yaşıyoruz. Dolayısıyla istenilmeyen durumlara yol açmamak için çalışmalarda seçilen müziklerin niteliği ve bu konuda bilinçli olunması önem taşıyor. Bu da, merkezinde herkesin kolaylıkla erişebileceği ‘müzik’ olan çalışma alanın belirli bir ‘uzmanlık’ ve ‘deneyim’ gerektirdiği konusundaki hassasiyeti anlamamızı kolaylaştırıyor.

Müziğin içsel yaşantımızı etkilemesi dışında diğerleriyle iletişimimizde çok büyük etkisi var. Müzik diğerleriyle bağ kurmamızı kolaylaştırıyor.  Brlikte müzik yaptığımızda sözle iletişimde karşılaşabileceğimiz anlaşmazlık ve çatışmalara yer olmaksızın diyalog geliştirebiliyoruz. Ayrıca ortak duygu paylaşımı ve birliktelik, kişiler arası güven duygusunun artmasına, bir şeye/bir yere ait olma hissinin doğmasına ve grup içinde uyumlanmaya yol açıyor.

Ayrıca fiziksel ya da zihinsel koşulları ne olursa olsun katılımcıların müzik aracılığı ile kendilerini ifade etmeleri özgüvenlerini, cesaretlerini ve yaratıcılıklarını arttırıyor. Potansiyellerinin ve gelişmeye açık yanlarının farkına vararak; engel gibi algıladıkları şeyleri fırsata, dezavantajlarını avantaja çevirmeye dönük yollar keşfedebiliyorlar. Müzikle sarmalandıkları adeta yerçekimsiz bir ortamda her seferinde kendi ezberlerini bozuyorlar.

4. Sence müzik ve çocuk ilişkisi nasıl ve nasıl olmalı?

Ne güzel bir soru 🙂

Müzikle ilişkimiz daha anne karnında kalbimizin atışıyla başlıyor. Araştırmalar, işitme duyusunun görme duyusundan daha önce oluştuğunu gösteriyor. Doğumdan hemen sonra kollarımız ve bacaklarımızla ritmik hareketler yapıyoruz. Yani aslında daima müziğin bir parçasıyız.

Bebeklik ve çocukluk döneminde sesler ve müzik kendimizi ve çevremizi tanımak için kullandığımız birer araç. Yani sesler aracılığı ile kendimizi ifade ediyor ve iletişim kuruyoruz. Çocuğun dış dünyaya uyumunda; bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal, dilsel, özetle kişilik gelişiminde şüphesiz müziğin güçlü bir önemi var.

Müzik çocuğun oyunun doğal bir parçası ve erken yaşlarda aile ortamında ne kadar çeşitli müzik dinlenirse, birlikte ne kadar müzikal aktivite yapılırsa çocuğun gelişimine ve yaşamına o derece katkı sağlanmış olur.

Çağımızda başarı odaklılık çok ön planda ve toplumumuz “dışarıdan takdir görme, beğenilme” durumunu fazlaca önemsiyor. Bu, çocukların müzikle ilişkisi açısından sınırlayıcı ve zorlayıcı bir etken. Müzik her çocuğun, her insanın yaşamında bir şekilde olmalı. Çocukken piyano dersi aldığı halde artık çalmayan ya da okulda çalmak zorunda olduğu blok flüt nedeniyle müzikten soğumuş olan kişilerin hikayelerini dinleyerek büyüdük.  Bu hüzünlü tablonun arkasında müziğin, iyileştirici doğasından uzak aksine bir baskı ve dayatma unsuru olarak sunulması yatıyor. Herkes bir usta müzisyen, bir virtüoz olmak zorunda değil bana göre ama müzikle iletişim halinde olmak durumundadır, en azından dinleyici olarak müzikle iletişimimiz süreklidir. Bu ilişkinin sağlıklı gelişmesi ve müziğin kişiliğimiz üzerinde maksimum fayda sağlaması için müziği yaşamımızda bir yol arkadaşı kabul etmemiz, çocuklarımıza da bu yönde yol göstermemiz olumlu olacaktır.

Bu konuda ailelere, öğretmenlere düşen en önemli görev müziği çocukların yaşamına keyif alacakları, ondan beslenecekleri ve diğerleriyle sosyal iletişim kuracakları şekilde entegre etmektir. Çocuklara, kendi seslerini ya da hayatlarına eşlik edecek enstrümanlarını öncelikle kendilerini iyi hissetmek amacıyla kullanmaları yönünde rehberlik edilmelidir.

 5. Son dönemlerde hamilelikte ve sonrasında bebeklere müzik dinletme gittikçe popüler olmakta. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

Yapılan araştırmalar bebeklerin anne karnındayken duydukları sesleri dünyaya geldikten sonra ayırdedebildikleri yönünde. Bu durumda anne karnındayken duyulan sesler bebeğin sonraki  yaşantıları üzerinde de etkili.  Aslında konuyu hamilelilk döneminde anne-bebek bağı açısından değerlendirdiğimizde; kendisine huzur, sükunet ve dinginlik veren müzikler dinleyip iyi hissetmeyi seçen annenin bebeğin sağlığına katkı sağlarken bir yandan bu aradaki bağı güçlendireceği sonucuna varabiliriz.

Tabi moda olan değil gerçekten içsel olarak iyi ve mutlu hissettirdiğine inandıkları müzik seçiminin bebeklerinin gelişimi üzerinde katkı sağlayacağına inanıyorum. Kendi hamilelik sürecimde bu deneyimi yaşamış biri olarak kızımda müzik yaşantısının olumlu etkilerini açık olarak görebildiğimi söyleyebilirim. 🙂

6. Müzik çocuğa ne kazandırır? ( Müziğin çocuğun gelişimine etkisi nedir?)

Aslında önceki sorularda müziğin çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal, dilsel yani bütünsel olarak kişilik gelişiminde büyük katkıları oluğundan bahsettim. Bunu biraz daha açmam gerekirse;  

Bedensel olarak; müzik bebeğin beyin gelişimini destekleyecek bir egzersiz niteliğinde. Müzik dinlerken hangi sesin hangi sesten sonra geleceğini kestirmenin, bebeğin algılama yeteneğini geliştirdiği yönünde araştırmalar mevcut. Yine çok önemli bir konu olarak bir müzik enstrümanı ile vakit geçiren, oyun oynayan çocuğun büyük ve küçük kas becerileri, el-göz koordinasyonu gelişiyor.

Zihin ve Dil gelişimi açısından da müzik çok kıymetli. Müzik sayesinde bebeğin dil öğrenmesi kolaylaşıyor, kelime haznesi zenginleşiyor, hafızası kuvvetleniyor. Müzik beynin birden fazla alanını aktif hale getirdiğinden, dikkat süresi ve dikkat becerisi artıyor. Bir diğer önemli katkı da; enstrümanla ilişkide olmanın, düzenli olarak egzersiz yapıyor olmanın çalışma disiplinini ve sorumluluk duygusunu pekiştiriyor oluşu. Bu durum otomatik olarak çocuğun okuma alışkanlığına, akademik becerilerine de olumu yansıyor.

Duygusal gelişim üzerinde adeta ilaç etkisi yaratan dingin ve sükunetli müzikle anne karnında tanışan bebeklerin, doğum sonrasında yaşadıkları ağrı, acı gibi sıkıntı veren durumlarda müzik dinletilerek sakinleşmeleri mümkün olabiliyor.  Benim en önemsediğim noktalardan biri ise; erken dönemlerden itibaren bir enstrümanla arkadaşlık etmenin çocuğun stres ve kaygı düzeyini düşürmede bir araç olarakj kullanılabilmesi ve özgüvenin desteklemesi.

Müziğin iletişime dayalı, evrensel ve birleştirici etkisinin çocuğun sosyal ilişkilerinde de olumu etkilerini gözlemliyoruz. Örneğin bir grup içinde müzik yapma deneyimi, çocuğun dinleme becerisini geliştirerek daha uyumlu davranışlar göstermesini destekleyebiliyor. Ayrıca müzik çocuğu yaşamının diğer alanlarında karşılaştığı sorunlar karşısında, daha pratik ve yaratıcı çözümler geliştirmeye yatkın kılabilyor.     

Diyebilirim ki; genel anlamıyla müzik uzun vadede çocuğunkişilik gelişimini ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkileyecektir. Sadece çocuk değil, yetişkinler için de aynı görüşteyim. Mesela sen, hemen şu anda bir enstrüman öğrenmeye başlasan olumlu etkilerini kısa sürede hissedeceğin konusunda seni temin ederim 🙂

7. Çocuğun müziğe ilgisini çekmek için ne yapmalıyız?

Aslında bununla ilgili önerilerimi önceki sorularda çokça paylaştım ama şu nokta çok önemli ki; tüm diğer alanlarda olduğu gibi öğremenin en iyi yöntemi ‘model olma’dır. Çocuğun müzikle iletişimini sağlamak, bunu bir yaşam şekli olarak benimsemesini desteklemek için önce ebeveynin kendilerinin müzikle ilişkisini düzenlemeleri güzel bir başlangıç olur diyebilirim.   

Evde mümkünse çoğu zaman televizyona alternatif olarak ortak müzik dinleme saatleri hatta sohbetleri düzenlenebilir.  Böylece hem çocuğun müzikal ilgi ve duyarlılığı artacak hem de onun dünyasına ait -belki- sözel olarak edinemediğimiz önemli bilgilere dinlediği müzikler aracılığıyla ulaşma şansımız olacaktır. Televizyon deyince aklıma hep konservatuvarda sevgili şan hocam Fidan Kasımova’nın biraz azarlar tonda bana hayıflanışı gelir; “Sizin her evde televizya, bizim her evde piyano!” 🙂  Kendisi Azeri’ydi ve bu serzenişi ardında sence de koca bir kültürün kendini eğitsel ve sanatsal olarak nasıl beslediği gerçeği yatmıyor mu?!

Yine birlikte konserlere gitmek; birlikte müzikal oyun ve aktivitelere katılmak çocuğun müziğe ilgisini arttıracağı gibi aile içi ilişkilerin de zenginleşerek güçlenmesini destekleyecektir. Çocuğun kaygı, korku ya da stresinin yüksek olduğu dönemlerde sakinleştirici, meditatif müzikler dinlemesini sağlamak rahat uyumasını, olumsuz duyguları olumluya dönüştürmesini kolaylaştıracak ve genel ruh haline olumlu yansıyacaktır.  

Müzikle ilişkisini arttırmak için çeşitli enstrümanları tanıyabileceği, onlarla temas kurabileceği ortamlar yaratmak, örneğin müzik marketlerdeki enstrümanları incelemesine, onlarla vakit geçirmesine olanak tanımak belki de kendine bir enstrüman seçmesi açısından faydalı olacaktır. Keza imkanı varsa okullarda öğretmenlerle işbirliği halinde enstrümanlarla iletişimde olmasını sağlamak, müzikal aktivitelere katılımını sağlamak da müzikal gelişimi destekler. Ancak burada önemli nokta önceden bahsettiğim üzere, bir enstrüman çalmanın ya da ses çıkarmanın çocuk üzerinde bir baskı, bir dayatma olmasından kaçınılması hususudur. Bu çocuğun müzikle ilişkisine faydadan çok zarar verir. Çocukta müziğe karşı güçlü bir potansiyel ya da yatkınlık gözlemlendiğinde ya da kendisi bir enstrümanla derinleşmek istediğinde, rahat iletişim kurabileceği, onu müzikten soğutmadan gelişimini destekleyen bir öğretmenle çalışması yerinde olacaktır.

Son olarak, sevgili konservatuvar hocamın da ilhamıyla, bir gün tüm evlere televizyon çokluğunda enstrüman girmesi dileğimle cevabımı tamamlamak isterim 🙂

8. Çocuklar için tavsiye ettiğin eserler var mı?

Bu sorunun cevabı çocuğun doğup büyüdüğü aile yapısı ve sosyokültürel çevre ile oldukça ilişkili. Evdeki ve yakın çevredeki dinleme alışkanlıkları, çocuğun okulundaki müzik çalışmaları, arkadaşların müzikal ilgileri vb pek çok etken çocuğun müzikal repertuvarını etkiliyor.

Aileler öncelikle kendi sevdikleri, keyif aldıkları müzikleri çocuklarıyla paylaşacaklardır ve bu son derece doğaldır. Ben hamilelik döneminden itibaren çocuğun gelişminin ilk yılları için özellikle içinde çok sesliliği barındıran, sükunet ve huzuru teşvik eden klasik batı müziği dinlenmesini öneriririm. Bizim çocukluğumuzda Tom&Jerry , Bugs Bunny gibi klasik müzik eserlerini kullanan çizgi filmler vardı. Müzikteki iniş çıkışları çizgi film karakterlerinin hareketleri ile senkron halinde duyardınız, farkında olmadan işitsel algınız gelişirdi. Günümüzde animasyonlarda da müzik etkin biçimde kullanılıyor, çoğu güzel ama ben özellikle Japon anime sanatçısı Hayao Miyazaki’nin filmlerini ve müziklerini öneririm. Bu filmlerdeki müziklerin çoğu Japon müzisyen Joe Hisaishi’ye ait.

Öte yandan evde dinlenen, ailenin zevk ve geleneklerini yansıtan müzikler çocukların işitsel kültürlerinin gelişiminde şüphesiz başlangıç noktasıdır. Bu dinleme alışkanlıkları ne kadar çeşitlilik gösterirse çocuğun müzikal gelişimine de o kadar zengilik katacaktır. Klasik Türk müziği, halk müziği, rock, blues, jazz, pop, new age, dünya müzikleri gibi çok çeşitli müzikler dinlenip, deneyimlenmesi sadece müzikal değil çocuğun entellektüel birikimi açısından da faydalı olacaktır.

Farklı yaş dönemi gelişim özellikleri itibariyle çocuğun değişkenlik gösteren ilgileri müzikte de karşılık bulacaktır. Akran gruplarındaki iletişimin ve sosyal bir gruba ait olma ihtiyacının artışıyla çocukların dinleme alışkanlıkları birbirine benzeyecektir. Ergenlik döneminin başlarından itibaren pop müziğe ilgide artış olacaktır ki dünyada popüler kültürü belirleyen kesimin genç kuşak olduğu düşünüldüğünde bu beklenen bir durumdur. Elbette çocuğun kişilik yapısı, mizacı zevklerini etkileyecek, yaşadığı deneyimler ve duygu dünyası da müzik seçimlerinde önem kazanacaktır. Örneğin; daha isyankar dışavurumu destekleyen rock, metal, punk gibi türlere eğilim gösterebilecek ya da sözel ve müzikal yapısı itibariyle ruh halini aşağı çeken, depresyonu tetikleyebilen arabesk gibi türlere dönemsel olarak yoğunlaşabilecektir. Hatta bir pop ya da rock starı örnek alıp kendiyle onu özdeşleştirebilecektir.

Tüm bu olağan durumlarda anne-babanın çocuğun seçimlerini yıkıcı şekilde eleştirmek yerine, dinlediği şarkılarda kendinden ne bulduğunu anlamaya çalışması çocuğuyla arasındaki bağı kuvvetlendirmek için fırsat olacaktır.  Sevdikleri müzikleri yasaklamak yerine onlara dinlediklerinin yanında farklı müzik tarzlarından öneriler sunmak, belki bunu karşılıklı bir oyun haline getirmek yapıcı ve yaratıcı bir yaklaşım olacaktır. Unutulmamalıdır ki müzik, sözel olarak ifade edilemeyenin dışavurumunu sağlayan elverişli bir iletişim aracıdır ve  çocukla etkileşimde bu kanalın açık tutulması uzun vadede pek çok fayda sağlayacaktır.

9. Atölyelerine kaç yaş grubunda çocuklar katılabiliyor, katılmak için gerekli koşullar var mı?

Atölyelerimi farklı yaş ve özelikteki çocuklara yönelik olarak düzenleyebiliyorum. Genellikle okul öncesi dönem, 7-11, 12-15, 15 yaş ve üzeri olarak grupluyorum. Katılım için hiç bir ön koşul yok, atılmak istemeleri yeterli 🙂

Psk. Selin Tutku TABUR – Uzm. Psk. Dnş. ve Müzisyen Asena AKAN

https://www.annebebek.com.tr/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir